politika etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
politika etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

24 Haziran 2008 Salı

dingil mil koym turat

Atatürk Devrimleri için demişki ;Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır.

Haklı adam, kendisinde ve dedesi Şeyh Sait'de ciddi travmalar yarattı Atatürk. Bu travmadan kurtulması için bir tarif yazıyorum.

2 yemek kaşığı sinameki
1 yemek kaşığı biberiye
1 yemek kaşığı maydanoz tohumu
1 tatlı kaşığı anason

Tüm malzemeyi 1 litre kaynamış suyun içine atın ve 15 dakika demledikten sonra için. Bir hafta kullanımdan sonra 2 gün ara verin.

HAZIMSIZLIĞA birebir.

(Allahım madem yarattın takip et)

gölgelerin gücü adına

"gölgelerin üstümüze geldiği en zor zamanlarda güneşin doğuşuna binlerce kez şahit olduk" demiş Tayyip Erdoğan

Afişin üstüne yazmışlar : Bir yerde küçük insanların gölgeleri uzamaya başlamışsa orda güneş batmaya başlamıştır.

(Ayrıca güneş doğduysa ampule ne gerek)

04 Haziran 2008 Çarşamba

dünyanın yeni patronu o mu?

Baracks Obama, Demokrat parti başkan adaylığına yetecek sayıda delegeyi topladı. Artık resmen ilk siyah başkan adayı. Yarışın 46 yaşındaki siyah Obama ile 71 yaşındaki Vietnam'da esir düşmüş dede McCain arasında olacağını herkes biliyor. Yada şöyle diyelim, 1 kişi hariç herkes biliyor.

Hillary Clinton'a birileri yarışın bittiğini, kendisinin kaybettiğini anlatması lazım. Ben bu sıra Bill Clinton'ın yerinde olmak istemezdim, eğer onun yerinde olsaydım hemen kıtalararası bir yolculuğa çıkar orda burda yalandan konferans falan verirdim, en olmadı bir stajyer kıza para falan verir 2.bir aldatma krizi yaratır ayrılırdım. Zira kadın gerçekten çok psikopat.

Baracks Obama kazanırsa, -ki ben kazansın istiyorum- dünyanın daha güzel bir yer olacağına dair SAFÇA bir umudum var. Gerçi Amerikada başkanlarının tek başlarına fazla bir etkileri olmadığının, devlet politikalarının kolay kolay değiş-e-mediğinin az çok farkındayım. Ama en azından Bush kadar da kötü olamaz ya diyorum kendi kendime.

02 Haziran 2008 Pazartesi

meclisspor affetmedi

Akp milletvekillerinden oluşan Meclisspor ve Başkent Görme Engelliler Spor Kulübü arasındaki futbol maçını Meclisspor 7-3 kazandı. Görme engelli bir takıma 4 gol atan Edirne Milletvekili Necdet Budak sahadan alkışlar arasında ayrıldı(!).

Geçen yılda Kimsesiz Çocuklar'la maç yapan Meclisspor onları da 3-2 yenerek, kimsesiz çocukları ağlatmayı başarmıştı. Sağır ve dilsizlerden gelen maç teklifini kabul etmeyen ancak görme engellileri 7-3 yenerek MUTHİŞ bir başarıya imza atan Meclisspor'un başarılarının devamını diliyorum.

Meclisspor kadrosu ;
  • Harun Tüfekçi (Meclis Divan Üyesi-Konya Milletvekili)
  • Hüsnü Ordu (Takım kaptanı-Kütahya Milletvekili)
  • Hüseyin Mert (Kaleci-İstanbul Milletvekili)
  • Zekeriya Aslan (Afyonkarahisar Milletvekili)
  • Haluk İpek (Ankara Milletvekili)
  • Abdurrahman Arıcı (Antalya Milletvekili)
  • Mevlüt Çavuşoğlu (Antalya Milletvekili)
  • Mehmet Günal (Antalya Milletvekili)
  • Fahrettin Poyraz (Bilecik Milletvekili)
  • Bayram Özçelik (Burdur Milletvekili)
  • Metin Kaşıkoğlu (Düzce Milletvekili)
  • Necdet Budak (Edirne Milletvekili)
  • Saadettin Aydın (Erzurum Milletvekili)
  • Fevzi Şanverdi (Hatay Milletvekili)
  • Nevzat Korkmaz (Isparta Milletvekili)
  • Enver Yılmaz (Ordu Milletvekili)
  • Fatih Öztürk (Samsun Milletvekili)
  • Adem Tatlı (22. Dönem Giresun Milletvekili)
  • Hacı Turan (22. Dönem Kırşehir Milletvekili)

13 Mayıs 2008 Salı

bağımsız trakya cumhuriyeti'ne sebeb olan olaylar

1-Türkiye'nin bütün sanayiisi bu küçük köşeye yığılır ve yeraltı yerüstü ne kadar su varsa ağzına sıçılır.(1983-2008)
2-Rakı'yı kadehle içmek tayyip efendi tarafından yasaklanır
3-Rakı içmek yasaklanır..( azz sonra..)
4-.. daha başka sebebe gerek yok, olaylar başlar Trakya Cumhuriyeti ilan edilir. Plaka numaraları :
01-Edirne
02- Kırklareli
03-Tekirdağ

Yazar Notu: Mesala yani, ironi yapıyoruz burada. Yoksa yok öyle bir cumhuriyet falan. Şaka şaka.

08 Mayıs 2008 Perşembe

golf mafyası

Turizmi teşvik kanunu diye olmaz olası bir kanun var. Bu ülkenin en güzel yerleri yakan yıkan talan edenleri korumak için taa Özal zamanlarından çıkarıldı. Bu kanunla her gelen hükümetin yakınları akdenizden egeden gidip deniz kıyısında ormanı kesti, 2 bina dikti, sonra gidip üstüne birde tirolyonlarca teşvik aldı. Devlet bu adama yol getirdi, elektriği, suyu, telefonu senelerce bedava verdi. Ne oldu. Arkadaş teşvik olmuş oldu. Bu düzen 30 senedir böyle gitmekteydi.



Ama artık kıyılar bitti. Bu hükümetin yakınları ne yiyecek, nasıl teşvik olacak? Neresi kaldı. Ormanlar, dağlar, ovalar. Ancak turizm teşvik yasası oraları kapsamıyordu. Ne yaptılar. Dün değiştridiler.

Artık heryerde golf turizmi yapılabilecek. Nasıl mutluyum anlatamam. Zaten kaçak yapılmış olan yerlerde artık kaçak olmayacak. Bu durumda Belek'in afedersiniz anasını s...kenler birer şeref madalyası bile alırlar turizme olan katkılarından dolayı. Böylece ormanların göbeğinede yeni binalar dikmeleri için teşvik edilmiş olurlar.

Bodrumu ilk gittiğim günden beri çok sevmiş biri değilim. Marmaris'in o kadar yeşil olup, Bodrum'um o kadar kurak olmasını aklım almaz. Bu işte orda yaşayanlarında bir parmağı olduğunu düşünür, yerlileri kendi kafamda suçlarım. Öyle, kendi kendime ama, kimseyle bir şey konuşmadın, neden çıplak bir yer olduğunu hiç araştırmadım, tamamen ön yargı.

Çıplak kayalardan oluşsa da Bodrum'unda kendine has bir mimarisi bir doğası varDI. Vardı diyorum çünkü golfçülerin giremediği Bodrum'da Turizm bakanlığı 1/25 binlik planda yaptığı bir değişikilik ile turizm imarlı alanlara eğimli arazilerde 5 kat yapılaşma izni verdi ve zaten bu şekilde yapılmış bir sürü binayı kaçak durumdan kurtardı, bodrum silüetini de ebediyen değiştirmiş oldu. Ayrıca eğimli arazilere bina yapma yasağını kaldırarak golfçülere kapıyı açmış oldu.

Bu golf nasıl bir iştir, nasıl bir peşkeştir. Kaçınız bir topu bir deliğe sokmanın binlerce ağaca, binlerce hayvana değeceğini düşünüyorsunuz. Böyle düşünüyorsanız zaten şerefsizsiniz. Kardeşim bu Putin hazır bırakmışken gelip bizde bir parti kursa ya, partisine katıllıp köpek gibi çalışmayan ne olsun. Adam giderayak öyle bir şeye imza attıki inanılmaz. Tam 42 stratejik sektörü ( telekom, havacılcık, madencilik vs) yabancılara yasakladı.

Bir Putin'i düşünün birde bizim şerefsizleri. Şimdi Putin bunlardan sonra Türkiye'nin başına geçecekti, inanın hepsini asardı. Putin'de kim demeyin çakarım ağzınıza, adam gibi, yaşayan, örnek Türk lider varda bizmi örnek vermedik. Deniz Baykal'ımı örnek verseydim.

27 Nisan 2008 Pazar

çocuk pornocusunu uzaklarda arama

Önce şu 2 haberi bir okuyun.



Hafız ‘cinsel taciz’den tutuklandı

Vakit yazarı Hüseyin Üzmez tutuklandı

Bunlar zaten böyleydi, biz hep biliyorduk, ama bugünlerde bu şerefizlere bir cesaret geldi. Açık açık yapıyorlar artık herşeyi. Bu 2 olay 10 sene önce olacaktı 2 side linç edilmiş ve toplum vicdanı rahatlamış olurdu diye düşünüyorum. Yada günlerce tv lerde boy boy resimleri gösterilirdi. Ama durum öyle vahimki, medya da olaya sadece sıradan 3. sayfa haberi muamelesi yapıyor. Hatta daha kötüsü 2.haberde, kızı ailesi zorlamış o pezevenkle beraber olması için.

25 Nisan 2008 Cuma

Damat Halayına buyrun..

Tayyip efendi atv-sabah'ı damadına peşkeş çekti. Hiç bir bankanın kredi vermediği satışa devlet bankalarından 750 milyon dolar, 3 sene geri ödemesiz kredi verdirdi.

bu kadarmı salağız.

evet bu kadar salağız hepimiz.

31 Mart 2008 Pazartesi

Şeyh Sabah Al-Ahmed Al-Jaber Al Sabah ve mobilyaları Ankara'da

Adam gelirken kendi koltuğunu'da getirmiş. Ya .ötü çok büyük bizde uygun koltuk yok, yada bizim koltuklara güvenmiyor, bizde daha önceden koltukta bişi batmış, rahatsız etmiş, bilemiyoruz.

Gerçi bizimkiler nereye oturacağını ondan daha iyi bilirler. Herifi ve koltuğunu yine gidip havaalanında karşılamışlar.

16 Mart 2008 Pazar

o sözler bayır aşşa

Nazım Hikmet'tin bütün şiirlerini bilen Eski MHP(*) milletvekili Mehmet Gül'ün cenazesinde, 23 Nisan ÇOCUK bayramında meclis başkanlık koltuğuna 22 Yaşında bir DAVAR oturtması ile bilinen Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç şöyle demiş:

"Ölüm en büyük gerçektir. Bunu savcı da bilmeli herkes de bilmeli."

Demek ki Arınç A.K partisine açılan kapatma davasına çok kızmış,
diyorki; o başsavcı ayağını denk alsın. Dünya hali bu, insanların başına herşey gelir. Ölümde bunlardan biridir. Hönk..

Bariz hedef göstermiş. Bu ülkede bu adamı dinleyip gidip başsavcıyı vurmak isteyecek meczup dolu.

AKP içinde, takiyye dersinden sürekli zayıf not alan Arınç ne kadar saklasa olmuyor. Bir yerden fırtlıyor gerçek düşünceler. Ne zaman mesir macunu şenlikleri olsa ardından bu herif saçmalıyor. Kayışı boşa dönmeye başlıyor, mesir macunu iyi gelmiyor.

Bu adamın kayış gergilerini de en iyi RTE biliyor, yine rektifiyeye alması gerekecek şimdi Arınç'ı.


*Bu ülkeyi seviyorum yaa.

03 Mart 2008 Pazartesi

ironiye gel


İsrail Savunma Bakan Yardımcısı Matan Vilnai, Gazze Şeridi'nden füze saldırılarını artıran Filistinlilerin "soykırıma davetiye çıkardığını" söyledi.



buğday


Ukrayna ve 1-2 ülke daha şimdiden buğday ihracatını yasaklamış.
Almanya boş alanlarında buğday ekmeye karar vermiş.
Buğday fiyatları son 6 ayda %25 artmış ve artmaya devam ediyormuş.
Noluyor lan..?

böyle şeyleri her sabah, açıkradyo da ömer madra ile avi haligua anlatıyor. provakatör bunlar. herşey yolunda, dünya güllük gülistanlık ama bunlar halkı isyana teşvik ediyor açıkça.

18 Şubat 2008 Pazartesi

persepolis

  • Küçük bir iranlı kızın gözünden, iran tarihi.
  • Etkileyici..
  • Bize benzemeye çalışırken rejimin nerelere gitmesinin hikayesi.
  • Kim gelirse gelsin Şah'tan iyidir anlayışının umutsuz sonuçları.

08 Şubat 2008 Cuma

halk meclisi izliyor




9 şubat 2008 - sıhhıye / ANKARA

16 Kasım 2007 Cuma

Ben bir Kürt aydını olsaydım...

Alev Alat'lının bir yazısı bu başlık.. Buraya alamadan edemedim

Ben bir Kürt aydını olsaydım, kendimi parçası hissettiğim halkın bütününü tanımaya adardım. Tanıma sürecine mutlaka bizzat kendimi tanımaktan başlar, aidiyet duygumun dayanaklarını acımasızca irdelerdim. Kendime dair keşfettiğim ilk özellik, pek muhtemeldir ki "Kürtçe" konuşuyor olmam olurdu.

Kimliğime ilişkin bu değerli ipucunun izini sürer, Kürtçe'yi "İndo-Avrupa dil ailesinin, İndo-İran dalının İran dilleri alt-grubu"na yerleştiren Batılı dilbilimcilerin eserlerini irdelerdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, irdelediğim dilbilimcilerinin anadilimi altında tasnif ettikleri "İndo-Avrupa dili" sınıfının ideolojik bir "varsayım"dan ibaret olduğunu, böyle bir dilin varlığına ilişkin hiçbir bilimsel verinin bulunmadığını keşfetmekten büyük rahatsızlık duyardım. Rahatsızlığım, "İndo-Avrupa dili" konuştukları varsayılan "Aryan" kavimlerinin bizzat kendilerinin de ideolojik bir kurmacadan ibaret olduklarını keşfettiğimde daha da artar; "ilk İndo-Avrupa dili" ve "Aryan kavimleri" icatlarının arkasında 19. yüzyıl İngilizlerini gördüğümde teyakkuza geçerdim. Bir Kürt aydını olsaydım, halkımın 19. yüzyıla ve İngilizlere ilişkin deneyimleri, beni "emperyalizm"e karşı mutlaka uyarır; araştırmamı derinleştirmeye sevk ederdi. Az biraz daha irdelediğimde, "Aryan" kelimesini, Sanskritçe'den türetip, Avrupa dillerine salanların da onlar olduklarını öğrenirdim.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, halkımın Batı'nın gündemine Mezopotamya'da petrol bulunmasından çok daha önce, dini nedenlerle girdiğini, 1800'lü yılların daha ilk yarısında "Havarilerin ruhlarıyla donanmış, İsa'nın aşkı uğruna dünya nimetlerini terk etmiş" misyonerlerin "o vahşi dağlar" dedikleri topraklarıma İsa'nın "haçını yerleştirmek" için geldiklerini hatırlardım. Ben bir Kürt aydını olsaydım, Edward Said'in "Avrupalı olmayan halkların özelliklerinden bir tanesi de belgeler, tarihler, otobiyografiler, kayıtlar ve benzerleri bakımından zengin olmamasıdır.../onların/ tarihi hakkında kapsamlı, güvenilir bir eser bulunmamasının nedeni de budur" tesbiti kulağıma küpe olur, halkıma ilişkin Batılı "tesbitler"i öğrenir ama mutlak doğru gibi asla kabullenmez; Ermeni diyasporasının ithamları karşısında boynumu bükmezdim.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, meselâ 1840 yılında, Muş, Bitlis, Erzurum ve Van'a misyoner aileler yerleştiren Papaz Horatio Southgate(1)gibi bir adamın, "putperest" dediği halkıma kapı komşum Ermeniler aracılığıyla ulaşma planları yaptığını öğrendiğimde düşünür, bu hususta misyonerlerin "Hıristiyan Ermenilerle işbirliği" yapmış olmalarının telmihlerini irdelerdim. Bu bağlamda, Papaz Efendinin "...Bununla beraber, diğer Doğu halklarının hepsinden üstün oldukları kanısındayım. Türklerin ve İranlıların arasında yaşayan Kürtler, ne Türkler gibi suratsız ve ağır, ne İranlılar gibi mülayim ve sinsidirler. Yırtıcı ve aşağılanmış bir ırk olarak dağlarda dolanır, yerleşik Kürtler tarafından sahiplenilmezler. Yerleşikler, farklı bir türdür. İçtenlikleri, erkekçe bağımsızlıkları, şeffaflıkları, cömertlikleri, canlılıkları, zekâları Hıristiyanlığa yaklaşımları bağlamında olumsuzluk içermez, dahası, Hıristiyanlığa biat ettikleri takdirde soylu ve özel bir halk olacaklarına işaret eder" şeklindeki tesbitlerini, halkım üzerindeki emellerin olası bir tezahürü olarak kaydetmekten geri durmazdım.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, rahmetli Musa Anter'in anılarını okumuş, Hitler'in Ankara Büyükelçisi Franz Joseph Hermann Michael Maria von Papen'in(2) rahmetliyi "Kürt ırkı"nın katışıksız olduğu, yani Araplara, İranlılara, Türklere veya Ermenilere "bulaşmadığı" asırlarda "mavi gözlü-sarışın" olduklarına dair ikna turlarını ürpererek hatırlardım. Aynı bağlamda, Madam Danielle Mitterrand'ın yoksul ve garip Diyarbakır'ı "dünyanın en güzel şehri, şehirlerin anası" ilân etmesini de aynı çerçevede değerlendirirdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, sarışın, mavi gözlü ve bütünüyle sanal "Aryan"ların, "Beyaz Avrupalılar"ın Cilâlı Taş Devrinde Kafkaslarda "yaşamış" atalarına dönüştürülmesi sürecini ibretle izler; "Beyaz adamın üstünlüğü" kuruntusunun insanlığın başına sardığı felâketleri düşünür, yüreğim daralırdı. Ben bir Kürt aydını olsaydım, 17.yüzyıl gezgini Evliya Çelebi'yi gözden kaçırmaz, dördüncü kitabında onaltı değişik Kürtçe'den bahsettiğini kaydeder; buna karşın, "anadil"in bir halkın etnik kökeninin saptanmasında yegâne belirleyici unsur olmadığını, din, aşiret bağlantıları gibi unsurlarla çakışması halinde önem kazandığını keşfederdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, günümüz dünyasında "millet" kavramının Frenk armudu misali bir sözcük olup, kim hangi niyetle isterse öyle istimal edilebildiğini keşfettiğimde bir daha durur düşünür, "Kürt milliyetçiliği" gibi bir tanımı dillendirmeden önce içini doldurduğumdan emin olmak isterdim. Nedir, "millet"? Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat'ın dediği gibi "bir dinden olanların topluluğu" ise; "milliyet"in karşılığını "ümmet" ise; "aralarında din, dil ve tarih birliği olan topluluktaki hâl; maddi manevi birlik ve beraberlik rabıtaları bulunan topluluklardaki vasıf" ise; "milletimiz bir vücuttur; ruhu İslâmiyet; aklı Kur'an ve imandır" açıklaması doğru ise, ne "Kürt," ne de ne "Türk" milliyetçiliği diye bir tanımlamanın olamayacağını teslim ederdim.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat'la yetinmez, Batı kaynaklarını didiklerdim. İngilizce, Fransızca, Almanca'da hatta Rusça'da aynı olan "nation" kelimesinin pek ünlü bir çağdaş filozof(3) tarafından "Nation/millet soyuna ilişkin bir kuruntuyu paylaşan, komşularına karşı nefret besleyen bir toplumdur. Bu nedenledir ki, bir nation/millet'teki bağlılığın temelinde kusurlu bellek (kuruntu) ve ötekine duyulan nefret yatar" cümlesini görünce kanım donardı. Biraz daha inceleyince, Profesör Margalit'in ailelerimiz, arkadaşlarımız, sevgililerimiz, komşularımız, kavmimiz ve nation/milletimizle geliştirdiğimiz sağlam ilişkilerin ortak belleğimizin ürünü olduğunu iddia ettiğini görür; "ortak bellek"in sağlam ve ahlâki ilişkiler geliştirirken, aynı biyolojik türden olmamızın dışında hemen hiçbir şey paylaşmadığımız yabancılarla ilişkilerimizin zayıf ve gayri-ahlâki olduğunu söylediğini öğrenirdim. Bu çerçevede, "ortak bellek"in Kürtleri özgürleştirmekten çok sakatlayan, barışmacılıktan çok öç alma duygularını körükleyen bir olgu olabileceğinden korkardım.

Ben bir Kürt aydını olsaydım, Margalit'in çözümlemesi bize uyar diye heveslensem dahi, öncülünde zorlanır, "öteki"nden kategorik olarak nefret eden/dışlayan bir "Türk" tanımadığım gibi, Türklerin dört başı mamur ortak bir "soysop" doktrinleri olmadığını bildiğimi teslim ederdim. Bir ucu Manas, diğer ucu Hayber Kalesi destanı olan bir anılar manzumesi, ne kadar "ortak bir kuruntu" olabilir diye irdelerdim. Ben bir Kürt aydını olsaydım, talihsiz bir tarihin, tanımların ideolojik karmaşasının acısının, hele de Yeni Dünya Düzeni'nde yaşayakalabilmek için canını dişine takmış çabalayan Türkiye'den çıkarılmasına izin vermezdim.

(1) Papaz Horatio Southgate,1812-1894, Portland, Maine doğumlu Amerikalı "Congregationalist" papaz. "Muhammediliğin İran ve Türkiye'deki durumu" başlıklı araştırması için 1836'da New York'tan çıkıyor, dört yıl süreyle "Ermenistan, Kürdistan, İran ve Mesopotamya"da geziyor. "Narrative of a Tour through Armenia, Kurdistan, Persia, and Mesopotamia, New York, 1840.

(2) Almanya'nın Türkiye Büyükelçisi, 1939 to 1944.

(3) Avishai Margalit'in The Ethics of Memory (2002)
ALEV ALATLI

13 Eylül 2007 Perşembe

akyaka, bir hotel sahibi ve istanbul büyük şehir belediyesi

Akyaka'ya hayatımda ilk kez 1995 te tesadüfen gittim. Tam olarak nasıl bir yere geldiğimi anlamam 1 haftayı aldı. İlk gece sıradan bir tatil yöresi işte diye düşünmüştüm. Oraya gitme sebebim bir şöförden Akyaka'da bir çadır kampı olduğunu duymamdı. Gece girmiştim çadır kampına, çadırı da gece kurmuştum. Sabah kalktığımda etrafta bana gıcık gıcık bakan bir sürü insanla karşılaştım. Sonra içlerinden biri geldi, "burası ismail abilerin yeri, sen git şu arkada bir yere kur çadırını" dedi. Bende kızdım, "burası orman bakanlığının kamp alanı, senin benim mi var" falan dedim ama yinede çadırı taşıdım başka bir yere. 1-2 gün sonra gerçekten meşhur ismail abilerde geldi ve çadırlarını oraya kurdular. Ben çadır diyorum ama siz 2 oda bi salon büyüklüğünde bişey hayal edin. Buzdolapları, masaları, sandalyeleri herşeyleri var. Çünkü bir haftalığına gelmemişler. Tam 3 ay orda kalıyorlar. Ben tabi bunları 1 hafta içinde herkesle tanışarak öğrendim. Meğer kampın yarısından çoğu böyle insanlardan oluşuyormuş. Her sene ailesi ile gelip 6 ay kalan var. Emekli öğretmenler, doktorlar, milli produktivite merkezi (öyle bir yer olduğunu ilk defa orda öğrendim) çalışanları gibi aydın bir memur tayfası var sürekli mudavimlerin arasında. O yıl ordaki günlerim iyi başlamasa bile çok güzel bitmişti. Bir sürü dost edinmiştim. Sonraki seneler üst üste 2-3 yıl daha gittim.

Daha doğasından hiç bahsetmedim, oysa heryerinden tatlı su kaynayan denizi, yüksek çam ağaçları ile kaplı ormanı, Akyaka'dan denize karışan kadın azmağı suyu, deli mehmet dedikleri fırtınası, çınar plajı veya sedir adası öyle güzeldir ki yazmakla anlatılması zor gerçekten. Akyaka sadece sıcakkanlı ziyaretçileri ve güzel doğasından da ibaret değil. Akyaka'nın belkide en meşhur şeyi, evleri. Nail Çakırhan mimar bile olmayan ama dünyanın en büyük mimarlık ödüllerinden birini, ağa han ödülü almış değerli bir insan. Akyakalı kendisi ve bu köyün en büyük şansı Nail Çakırhan ve karısı Halet Çambel . Burayı marmarisin, bodrumun ruhsuz beton yapılarından, hotellerinden koruyan , ula evlerini bu köyde standart haline getirten hep Nail Çakırhan. Tabi sadece o değil, burada yaşayan herkes sahip çıkıyor bu mirasa, öyle görünüyor. Elbette, bodrum ve marmaris gibi rantiye bir yer olmadığı için üzülende vardır , hatta rantiye olsun diye uğraşanda vardır ama konumuz o insanlar değil. Konumuz burayı korumak için kimsenin bilmediği savaşlar veren gizli kahramanlar.

Geçen hafta 5-6 gün Akyaka'da çadır kampta tatildeydik. Orman kampı artık orman bakanlığının değil, Akyaka'nın tek yıldızlı hoteli Yücelen Hotel yönetiminde. Herhalde özelleştirilmiş. Ancak bir çok kötü örneğin aksine kamp daha güzel olmuş. Bunu hemen söyleyebilriz. Orda gördüğümüz eski tanıdıklar, arkadaşlar bir dedikodu anlattılar. Ama dikkat edin dedikodu, diyorum. Neyse şöyle;
İstanbul büyükşehir belediyesini biliyorsunuz. Kars'taki ilçelere bile yardım(?) gönderen bir belediyedir kendisi. Öyle istanbul diye istanbulda kalacak değilya, taaa muğla'ya Akyaka'ya kadar gitmiş geçen sene beyfendiler. Akyaka'da bir hotel sahibine demişlerki kardeş sen şimdi al bu 1 yıllık parayı, buradan uza hafif hafif, hotelide, kampıda bize bırak , biz burayı çok sevdik, çünkü adı AKyaka. Hotel sahibi saolsun bunları kapı dışarı etmiş bi güzel. Ancak bu yıl tekrar gelmişler ve hotelin 1 yılda kazandığının 2-3 katını vermişler. Sahibi tekrar kabul etmemiş ancak daha ne kadar direnebilir. Adamın herşeyi incelemeye almışlar, hoteli hemen maliye basmış vs.vs. Bu yüzden seneye Temmuz'da orda bir gösterimi desem, eylemmi desem bişeyler olacak. Ben burdan tekrar yazarım ama şimdiden haberiniz olsun.

AKP nin Akyaka'ya olan bu ilgisi sadece adında AK olduğundan değil galiba, geçen yıl Sayın R.T.Erdoğan Akyaka ya gidip çınar yolundaki durdurulmuş yapılaşmaya tekrar izin vermiş, ve söylentiye göre biraz ilerden bir yer gösterip, burayı da bana ayırın demiş. Dedikodu işte, milletin ağzı torba değilki birader.

22 Ağustos 2007 Çarşamba

22 temmuz seçim hileleri.

çıkmaya başladı ufak ufak. devamı da gelecek.. Hürriyet'te Yalçın Bayer yazdı

AKP’nin 681 oyu nasıl 1553 oldu

21 Ağustos 2007 Salı

sokakları dinlemek gerek

07 Ağustos 2007 Salı

12-13 akarsu satılacak

Hükümetin akarsuların satılmasına ilişkin projesine 7 Temmuz'da Hürriyet gazetesindeki köşe yazısında, Yalçın Bayer de yer vermişti. Bayer, satış kapsamında 12-13 akarsu bulunduğunu ve bunlardan metreküp hesabıyla yaklaşık 3.1 milyar dolar gelir beklendiğini belirtmişti. Yazıda şu ifadeler yer almıştı: "Fırat'ın sularının üzerindeki Atatürk ve Keban gibi barajlara giden sular da bu özelleştirme kapsamı içinde olacak. DSİ'de yapılan ön çalışmalara göre, Fırat'ın 29 yıllık satış değerinin 950 milyon dolar, Dicle'nin 650 milyon dolar olacağı söyleniyor. Yani Fırat ve Dicle bir 'fabrika' gibi düşünülüyor."

e ebenin amı ali sami...

27 Temmuz 2007 Cuma

hala umut var..