insan etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
insan etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

11 Haziran 2008 Çarşamba

gerçek bir gülümsemeyi tanıyabilirmisiniz ?

BBC programlarını çok severim. Sitesinde bilimsel proramları ile ilgli bir çok test var. Alın size bunlardan biri. Gerçek bir gülümseme ile sahtesini ayırabilirmisiniz?
Buyrun

Açılan sayfada size test dışı 2 soru soruyor, testin sonucu etkilemiyor bu sorular. Test boyunca size her soruda gülümseyen bir insan video su gösteriliyor. Ancak sadece 1 defa seyredebiliyorsunuz ona göre. Gülümsemeye bakıp sahtemi gerçekmi seçip devam edin.

Genuine = Gerçek
Fake = Sahte

Test sonuçlarınızı alalım hemen.
Benimki 20 de 12 doğru.

22 Mayıs 2008 Perşembe

köprüden önceki son çıkış

Yaz geldi. Artık her yerde düğünler başlıyor. Bu yaz evleneceğinden habersiz gariban erkekler kız arkadaşlarının kendileri hakkındaki hain planlarından habersiz bekarlıktaki son günleri yaşamaktalar. Bu tip erkeklere çok üzülüyorum çook. Bugünlerde dikkatli olun çocuklar. Olaylar genelde 1-2 haftalık sebebsiz bir arıza ile başlar. O sırada sizinle pek görüşmez. Siz neden böyle olduğunu bir türlü çözemezsiniz, sanırsınızki eski sevgilinizden gelen mesajı okudu, yada erkek arkadaşlarınızla gittiğiniz bir birhane olayına bozuldu. Alakası yoktur. Sakın o karambolde bunları da ötmeyin, sonra sizi kimse kurtaramaz, kendi bacağınıza kurşun sıkmış olursunuz ki bu yarın evlilik kapıya dayanınca kaçma hızınızı oldukça düşürür.

Rıfat biz hep böylemi kalacağız?
-ee ne var , ne güzel takılıyoruz
-Annem diyorki, babam çok bozukmuş, biliyorsun adam kalp hastası
-Baban mı, bizemi bozukmuş?
-Salak salak konuşma Rıfat. Mahallede adımız çıkmış, adam kahveye çıkamaz oldu. Ya evlensinler ya ayrılsınlar diyormuş.
-Ne evliliği ya, erken dimi daha?
-Annem zaten böyle söyleyeceğini, beni sevmediği söylemişti(ağlar). Tamam Rıfat tamam, beni eve bırak lütfen.
-Tamam ya, ağlama nolur, evleniriz.

Salak Rıfat seni. Evlenmek sevgini ıspat etmek için bir yol değildir. Ama sende o kafa nerde. Şimdi bu evlilik hadisesine girişilince bildiğiniz gibi hemen hızlıca bitirilmek istenir, herşey ışık hızında gelişir. Bu hız zaten normal bir erkeğin anlama kapasitesinin üstündedir. Kızın babası "ben öyle nişan falan anlamam, hemen evlensinler" der. Kızın annesi zaten evlilik için en önemli malzemeleri almıştır. Fiskos seti, 12 kişilik dantel masa örtüsü, televizyon örtüsü. Herşey hazırdır, beyaz eşya falan önemli değil, bunları çift alsın 2 sene ödesin taksitle. Bütün bu acelenin aslında gerçek sebebi, erkeğin gözünün açılmasının önüne geçmektir. Zira erkekte tripten tribe yelken açan hatun karşısında olayların gidişatını anlayabilecek kapasite olsa dünya bambaşka bir yer olacak, ama ne yazıkki erkekler bu konuda gerçekten saf.

Bu süreçte her ne kadar erkeğin ailesindeki kadınlar olayların farkında olsalar, kahramanımızı uyarsalarda, arkadaşımız 30 yaş altındayken kafasıyla düşünemediği için tüm uyarılara kulak tıkayacak, hatta laf söyleyen herkesi karşısına alacaktır. Zaten "onların saadetine karşı çıkacaklar olacağı" en başta kız tarafından söylememişmiyi, değilmi. Neyse işte siz bu satırları okuduğunuzda ben çok uzaklarda olacağım ondan böyle cürretkar yazıyorum sanıyorsunuz ama hiç te değil. Ulan sizi uyarayım derken benim başıma neler gelecek bende bilmiyorum, bir işe kalkıştık ama dur bakalım. Sen bana acı yarabbi, bu güne kadar çok dindar bir adam olmadım ama bundan sonra olabilirim, şemsiyeleri kolay açılır yap yarabbi.

Burda "halkı evlilikten soğutma" suçu işlediğimi düşünenler varsa, aman ha, yok öyle bir şey, adamı tekrar askere alırlar, bu yaştan sonra askerlik çekilmez. Ben size "evlenmeyin" demiyorum, sadece evlenirken kandırılmadan, istediğiniz için evlenin diyorum. Zaten evlilik aslında iyi bir şeydir. Erkekler evlenince düzenli yemek yerler, pis çorap giymezler, ayakları kokmaz, pantolonları ütülüdür. En azından bunlar vaat edilenler. Hani evlenip bunları yaşayamayan cennetlik erkeklerde var. Zira cehennemi bu dünyada zaten yaşamaktalar, üstüne bir de öte dünyada gönderilmezler diye düşünüyorum. En azından kapıda desinler, "ben evliyim". Fakat allaha şükür ki ben onlardan biri değilim. Hanımın yemek blogu sayesinde süper yemekler, pasta merakı yüzünden süper pastalar yiyorum, çoraplar zaten temiz, ama değiştirmek zor olabiliyor bazen. Ayrıca Fatoş sayesinde de ev pırıl pırıl. (Fatoş gündelikçi kadın oluyor)

Sonra evliliğin çeşit çeşit faydalarından biride birilerinin size enişte, damat falan demesidir. "Gel bakalım damat bir tavla atalım", veya "Enişte, 2 tek yuvarlayalım" gibi önemli diyaloglar hep evli erkeklerin başına gelebilmektedir. Sonra işe girerken evli olmanız bekar bir rakibe göre direk işe alınma sebebidir. Zira evli bir erkek kolay kolay hayır diyemez, karısı zaten adamı yontmuş, patronun kullanımı için hazır hale getirmiştir. Sonra artık parayla pulla uğraşmanıza da gerek yoktur. Zaten kazandığınıza, karınız ev ihtiyaçları için el koyacaktır. Sizden kimse işe gidip gelmek dışında bir şey beklememektedir. Ne güzel işte.

Ayrıca düğün sonrasında takıları bozdurup balayına gitme şansınızda var. Bu hayatınızda yaptığınız en pahalı tatil olacak, bu yüzden çok eğleneceksiniz. Zaten yeni evli olduğunuzu duyan, hisseden herkes sizin yükünüzü hafifletmek adına sizden para isteyecek, gerilmeyin, bu iyi bir şey. Nikahtan önce nikah salonunda birileri gelip fotoğraf video gibi birşeyler söyleyip sizden 300-500 tırtıklayacaklar. Siz nikaha kimler geldi acaba telaşı yüzünden gözünüzden kaçsada, o gün öngörülemeyen bir çok şey olacak ve cebinizden dünyanın parası çıkacak. Anneniz gelip, "size sormadan sizin için" diktirdiği yorganın parasını ödemek için takılardan biraz alacak. Kayınbirader düğün öncesi arkadaşından emanet aldığı arabanın benzinini bile sizden alacak. Bunlar olağan şeyler. Siz asıl gelin arabası ile salondan çıktığınızda yolda başınıza gelecekleri düşünün. Sakın şöför siz olmayın, burası mayami değil. Zira arabayı bırakıp adam dövmeye giderseniz, emanet gelin arabasından da , gelinden de olabilirsiniz. Gerçi kurtulmak için son şansınızda bu olabilir, bilemiyorum ,tercih sizin. Arabada en az 2 erkek olun ki muhtemel "yol kesme, para isteme" törenlerinde gerekli direnişi gösterebilin. İstanbul'daki çocukların gözleri çok karadır, arabanın ön kaputuna çıkıp, sileceğe tutunan ve öyle düğün evine kadar gelen çocuk gördüm ben. Hatta çocuğu ordan ayıramadılar da çocuk yeni evli çiftle beraber balayına bile gitti. Çiftin çocuğu olmayınca da o silecekteki çocuğu evlatlık edindiler. (iyi attım yalnız, kabul edin.)

Balayı dönüşü sizi bir sürü aile ziyareti beklemektedir. "Balayı nasıl geçti?", "Eee dinlendinizmi bakalım?" gibi normal soruları bir kenara bırakın, bize yaşlı bir teyze şöyle sormuştu, "Nasıl birbirinizden memnunmusunuz bari?" Çooook.. Buralarda kız için evlenmek, erkek için evlenmekten daha farklı bir olgu olduğu, ve herkese gösterilmesi gereken bir durum olduğu için, kızın ailesinde normalde gidilmeyen uzak akrabalar bile ziyaret edilir, koca gösterilir, kuzenler çatlatılır. Sizde 10 senedir görmediğiniz büyük halanıza kadar liste çıkarır misilleme yaparsınız. İşte bu hareket ile "evliliği 10 adımda kabusa çevirme" süreci başlamış olur, haydi hayırlı olsun.

Birde ne sevdiğini, ne sevmediğini, ne zaman sinirli ne zaman sakin olduğunu öğrenme süreci vardır. 1-2 yıl alabilir. Mesala ben karımın dolunayda arıza yaptığını 2 sene sonra farkettim, o bile farkında değildi o güne kadar. Artık o günlerde bulaşmıyorum kendisine. O'da benim sabahları şekerimin düşük, sinirimin yüksek olduğunu bir sabah aniden öğreniverdi. Ama böyle böyle 2 tarafta birbirini öğrendikçe, problemlere önlemler aldıkça güzel oluyor evlilik.

Yoksa 2 gönül bir olunca samanlık seyran olur hikayeleri boş. Evlilk sabır ister, emek ister, saygı ister. Ona göre düşünün taşının. Ahanda "ben bu adamla/kadınla evlendim, diğerleride avucunu yaladı" demek için evlenmeyin, gerçekten bu insana 5 sene, 10 sene sonrada aynı şekilde bakabilecekmiyim diye düşünün. Şimdi eminimki hepinizin etrafında bir sürü boşanmış insan var, ama onlara bakıpta "olmazsa ayrılırız zaten" diye düşünmeyin, hiç ayrılmayacakmışınız gibi düşünün. Siz bilirsiniz tabi.

Daha aklınız başınıza gelmedimi, hala ısrarlısınız, hadi bakalım ortaya.. obaaaa.........Bizede düğün lazımdı, gelir oynarız n'olcak...






Pinhani- Düğün

16 Mayıs 2008 Cuma

en hakiki öz teknik destek efsaneleri

Biyo bana pas atmış, maillerle gezen teknik destek hadiselerini yazmış. Pehh. Neyse bende gelişine vurayım gol olursa olur, olmazsa olmaz. Bizde daha önce hiç duymadığınız, duyamayacağınız hikayeler var, çünkü ben henüz bir yere mail atmadım.. Peki önce blogger'ladan gelen sorular. Sanki google da çalışıyorum. Bakın şu sordu, bu sordu demiyorum, genel olarak blogger terimini kullanıyorum

-Efendim bloggerın birini hacklemişler bizide hacklemesinler.
-Hayır efendim hackleyemezler, o salak şifresini kaptırmıştır.

-Dosyaları siliyoruz, sonra geri dönüşüm kutusundan da siliyoruz ya, işte onlar nereye gidiyor
-Uzay boşluğunda serbest dolaşımdalar onlar. Astronotlar uzayda görüyor onları.

-Blograzzi den özel mesaj atmış , sonrada soruyor, bu sana yazdığımı kaç kişi görüyor
-Sen ben, birde isterse sitenin sahibi ama uğraşacağını hiç sanmam.

-Yazı koyuyorum,yayınla diyorum,planlanmış ibaresi ile saklıyor yazıyı ipne bloger.
-Senin blog ayarların düzgünmü bakalım da bloggera atıp tutuyorsun. lütfen önce kendi kapımızın önününü süpürelim ve AYARLAR /BİÇİMLENDİRİLİYOR altındaki şu an kimbilir neresi olan zaman dilimini İSTANBUL yapalım.
-Aaa Jamaika değilmişte ona yakın bir yermiş miş..
-Yaaaaaaaaaaa sabır.

Neyse daha fazla yazıp kişiyi çok belli etmek istemiyorum, gelelim diğer hikayelere..

Yer Kıbrıs. Eğitim veriyorum. Dedimki şimdi başlata tıkla. Mouse'u aldı ekranın camına, tak tak diye 2 kere vurup tıklattı. Ben salonu terk ettim.

Yine kıbrısta bir defa eğitimdeyim. Adam fotoğrafta gördüğünüz gibi mouse kullanıyor. Hikaye enteresan. Kendisi Hatay'lı, bu garsonmuş, bir gece müdürünün masanına oturup açık kalan bilgisayarı kurcalamaya başlamış. Şans bu ya mouse o anda termiş ve mouse'u ters kullanmaya alışmış. Bu gizli gizli porno site ziyareleri aylarca sürünce adamda bu durum iyice yerleşmiş. Artık normale döndüremiyoruz. Deneyince ne kadar zor bir şey yaptığını göreceksiniz.

Telefonda bir gece geç vakit. Davarın teki telefonda. Bir problemi var, adama dos tan bir şey yaptırıcaz, zar zor dos'a soktuk. Sonra
-DIR de diyoruz, DIR diyor.
-ne çıktı,
-hiç bir şey
-peki tekrar DIR de, noldu ?
-bişey olmadı.
Anladıkki adam ağzıyla DIR diyormuş.

Klasiktir,
-Şimdi o açık pencereyi kapatırmısın ?,
-Açık pencere yok, odanın kapısı açık
-Orda başka biri varmı ?

Bu dahada klasiktir ama başa geliyor, benim 1-2 defa geldi.
-Masa üstünde ne var
-Kalem, bloknot klavye
-Peki, beni başka birine bağlasana

Adam internet tarayıcısını açınca DNS error alıyor diye arıyor. Bu problemi 1 aydır yaşıyorum bakmıyorsunuz diye de fırça atıyor. Yanlış yeri arıyor, bizim işimiz değil ama yinede soruyoruz
-Tarayıcının açılış sayfası nedir.
-Bi saniye bakıyorum,, hımmm, ana sayfam direk hata mesajına gidiyormuş...
-Peki iyi günler

Gece yarısı telefon çalar, şuuh sesli bir hatun hatta, arka fonda kikirdeşmeler.
-Bizim bir problemimiz var, acaba siz halledebilirmisiniz, kikir de kikir
-Nedir anlatın lütfen, nerden arıyorsunuz. (müşteri bekliyorsun doğal olarak)
-İstanbul'dan canım, ama buraya gelmeniz lazım acil, gelebilirmisiniz şimdi.
-Biz prensip olarak önce telefonda çözmeyi deniyoruz, telefonla olmazsa modemle, o zamanda çözememiş olursak kalkıp geliyoruz. Ama genelde gelmeden çözmüş oluruz.
-Vayy be nasıl oluyormuş o iş, telefon şimdi elimde, napayım telefonu?
-Peki size iyi geceler hanımefendi..
-Yerim senin hanımefendi diyen dillerini. kikir kikir kikikikr
Hanım olaya girer, zira konuşmalar sessiz odanın içinde çınlamaktadır.
-Versene sen o orospuyu bana ?

Birtanede Ünsal'dan. Şimdi destek ekipleri problemli müşteriye uzaktan bağlanırlar ve adamın ekranında notepad'i açıp orda müşteri ile yazışırlar. Neyse bir çağrı geliyor ve bizim Ünsal bağlanıyor, bakıyorki problem halledilmiş. Notepad'i açıp yazıyor
-Problemi sizmi halletiniz?
-Evet ben.
-Tebrikler valla bayağı iyi öğrenmişsiniz.
-Eee işimiz bu, tşk ederim
-Ok iyi günler.
Aradan 1 saat geçiyor aynı yer tekrar arıyor, bu defa destek yöneticisi soruyor
-Şuraya kim destek vermişti ?
2 kişi aynı anda Ben diyor. Sonra anlıyorlarki aynı anda bağlanıp birbirleri ile yazışmışlar.

Son olarak birde dedikodu. Malum okuyucu istiyor. Bir defasında yine eğitim veriyorum. Sınıfın ağırlığı lise öğrencileri. Ara verdim, bunların arka sırasında oturdum maillerimi okuyorum. Önümde 3-4 kız var, benden haberleri yok konuşuyorlar.
a-ayy bir şey sorucam, siz kendinizi şımartıyormusun?
b-Nasıl şımartmak kız? ben bilmiyorum.
c-aa ben şımartıyorum.
a-nasıl şımartıyorsun peki?
c-mesala kendime kahve yapıyorum.
a-bende çukulata alırım

Bu ne ya, bu yaşta bu cosmopolitan yalanları. Kendilerini şımartıyorlarmış. Hangi ülkede yaşadıklarından haberleri yok garibanların. Evlenin göreceksiniz şımarmayı siz.

09 Mayıs 2008 Cuma

türk milleti dedikoducudur, magazincidir

Olurmu öyle şey aksine biz cesur , dürüst ve mertiz, seni satılmış herif dediğinizi duyar gibiyim. Hiçte öyle değilsiniz valla, sallamayın. Senelerdir sizi inceliyorum. Hep duyduklarım ve gördüklerimi arasında kaldım. Ama artık yeter. 35 senelik tez çalışmam bitti.

Sonuç : Siz dedikoducusunuz.

Merak etmeyin size örneklerle göstereceğim bunu.

Örnek1: Yer Taksimde eski solcuların takıldığı bir kahve. Sene 2004. Biz eşimle tavla oynuyoruz. Birinden bir miktar parayı alıp bana getirecek olan Kıyak'ı bekliyoruz. Derken Kıyak kapıdan girdi. Üstünde ütüsüz, kadife, rengi solmuş gri bir ceket, içinde en üstteki düğmesi bile iliklenmiş oduncu gömleği ile girdi. Bir ayağı aksayarak yüzünde sert olmaya çalışan bir ifade ile yaklaşıyor. Gözleri güldüğü için anında anladım ki yine türk insanı testlerinden birini yapacağız. Hadi hayırlısı...

Bu yaklaştı, yaklaştı, masanın yanında durdu. Biz tavla oynamayı bıraktık..
-Hassiktir ya, bu hıyar nerden çıktı dedim yan masaların duyacağı tonda. Yan masalar anında kulak kabarttı. Noluyor lan? Kıyak elini cebine attı, 10 ve 20 milyonlardan oluşan 1 milyar para çıkardı. Koca bir deste.

Parayı kaldırdı ve suratıma vurdu.. Bir anda heryer para oldu. Bütün kahve o an sustu. Okey şakırtıları, tavla tıkırtıları.. Tıss.....

-Sattığın arkadaşlarının kanı bu para ile temizlenirmi. Benim sakat kalan bacağımın bu para ile düzelirmi şerefsiz. diye bağırdı.

Kahvede çıt çıkmıyor, herkes bana bakıyor. Kıyak devam etti.
-Görün işte arkadaşınızı, satılmışlar sizi. Dedi ve arkasını dönüp ve bir eliyle bacağını tutarak aksaya aksaya kahveden çıktı. Biz paraları topladık ve tavlaya devam ettik. Kahvedekilerin gözünde artık şerefsiz, satılmış bir eski solcuyduk. Yan gözle bizi süzmeler, yere düşen paralarımıza bakmalar vs. Paraları eksiksiz topladık, testi sürdürmek adına 1 milyon olan çay borcumuzu 10 milyon olarak ödedik ve kahveden sırıtarak çıktık.

Ertesi gün tekrar gittiğimizde garson kapıda bizi Buyur abi diyerek sırıta sırıta karşıladı. Dünkü müşteriler bıyık altından gülümseyip, bizi kesitler. Anında fısıltılar başladı.

Örnek 2: Yılı unuttum, yer yine Taksim Meydanı. Mevsim yaz, saat gece 02:00. Arkadaşımız Özlem, Kıyak ve ben içmekten dönüyoruz. Özlem önümüzde telefonla konuşuyor, bizde 2 metre arkasında yürüyoruz. Meydana geldik. Heykel'in etrafında bir sürü insan oturuyor. Tam aralarında geçerken ismail dümbüllü, pardon İbrahim Kıyak herkesin duyacağı perdeden konuya girdi.
-Biliyormusun biz Oya ile seviştik (Oya burda Özlem oluyor sözde..)
-Nasıl yani, sen benim en yakın arkadaşımsın, nasıl nişanlımla sevişirsiniz
-Kızmana gerek yok, süperdi yanlız
-Ulan ne diyorsun şerefsiz, şırrakk. Sert bir tokat Kıyak'ın suratına iner. Bu yere düşer. Ben yerde vurmaya devam ediyorum. Heykel sahnesi seyircileri çok mutlu. herkes fısır fısır olanları konuşuyor.
-Şimdi bu sakallı ile bu uzun yakın arkadaşmış, fısır fısır fısır...
-Sonra şu kızla bu uzun yatmışlar, kızda sakallıyla nişanlıymış..fısır fısır fısır...

Olay koptu gidiyor. Bizde rolü sevdik herhalde durmuyoruz. Derken o ana kadar olayların farkında olmayan Özlem'in telefon konuşması bitti ve yerde boğuşan bizlere gelerek neler olduğunu sordu. Artık ona durumu anlatmak için çok geçti. Seyirciyi bozamazdık. Ben bunu kolundan tutup ağlak bir tonda bağırdım
-Oya bana bunu nasıl yaptın, bu herifle nasıl yattın. Tamam iktidarsız olabilirim ama bu bana yapılırmı?
-ooohhhhhhhaaaa fısırda fısır da..
-Ne diyorsun sen ya? dedi Özlem , ama havada ona doğru gelen tokattan haberi yoktu.
Aslında hafif vurmak istemiştim. Gerçekten. Ama nedense sert geldi. Tokatı yiyince hala yerde olan Kıyak'ın yanına yere düştü. Fakat bizim kafamızda bir oyun olsada onun için herşey çok gerçekti. Telefon bir tarafta, gözlük bir tarafta, çanta bir tarafta. Ben yerde 2'sinede 1-2 tane daha vurup toplum vicdanını rahatlattım.

-Şerefsiz ahlaksızlar diye bağırdım ve arkamı dönüp yürüdüm.

Burada ne oldu, orada masum bir kız tokatlanırken kimse karışmadığı gibi birde çekirdek çıtlatıp dedikodu yaptınız.

Sonra Özlem benimle uzun süre konuşmadı. Durumu açıklamak oldukça zor oldu, çünkü her anlatmaya kalktığımızda gülmekten katılıp kaldık.

Örnek 3: İyi alıştınız, yok size örnek falan.. Dedikoducular sizi.

24 Nisan 2008 Perşembe

aşk doktorunuz mantar artık bu köşede

Bu ara felsefeye verdim kendimi. Bu hafta yazmamamdan anlamanız lazım. Ama derin araştırmalar içindeydim. Dedimki kardeşim çeşit çeşit ilişki, şekil şekil insanlar var, ama ne olursa olsun ilişkilerinde ortak yönleri, evreleri var. Gözlemlediğim insanlardan derlediğim ilişki evreleri atlası nın ilk versiyonunu sizlerlede açıyorum. Kıymetimi bilin.



Tanışma evresi. Malum, tanışılıyor bu evrede. Bakışmalar, süzüşmeler derken, "Merhaba ben mantar, aa şapkanız ne güzel" falan filan.

Flört evresi.
Evde film var izleyelelimmi veya pikniğe gidelimmi gibi bahanelerle aşna fişne peşinde koşma dönemi. Küçük temaslar, dayanmalar, sürtünmeler vs.

Canım Cicim evresi. Bu evre artık çiftlerin çoşmuş çağlayanlar misali birbirlerine saldırmaları evresidir. Arkadaş çevresinden yavaşça uzaklaşılır, zamanın büyük çoğunluğu malum, ya yatakta geçer yada evin diğer yerlerinde.

Fiziksel Tanışma Evresi. Bu evre Canım Cicim evresinin sonrasında gelir. Bunun kolu ne kadar bükülebiliyor, parmağı ne kadar kıvrılır, sırtına binsem taşıyabilirmi, vucudunda kaç ben var, bu izler ne zaman oldu evresi.

Eşşekleşme Evresi.
Çiftler için canım cicim evresinin bittiğinin habercisidir. Bu evre gel bilek güreşi yapalım ile başlayan, sonra birbirlerini ısırıp morartmak, birbirlerinin burnunu karıştırmak, kulağını çekmek gibi çeşitli eşşeklik aktiviteleri ile devam eden süreci kapsar.

Davarlaşma Evresi.
Bu dönem evlilik veya ayrılık öncesi dönemdir. Çiftler birbirlerinin yanında tuvalete gider hatta beraber yellenmekten ve yellenme yarışı yapmaktan hiç bir beis duymazlar. Tuvaletten çıkan sevgilinin bokunun renginin pembe olmadığı ve hatta çok pis koktuğu bu evrede anlaşılır.

Zaten bu süreç sonunda hala berberlik sürüyorsa, tanrı onlara "ulan allahınızdan bulun" der ve nikahlarını kıyar.

Evlilik Evresi. Yazarımızın bu konu hakkında fikri bulunmamaktadır.


*Döt korkusundan yazamıyor gibi yorumlar görmek istemiyorum.

31 Mart 2008 Pazartesi

gezegene dair ipuçları

Bu gezegende geçirdiğim 30 küsür yılın(*) ardından gezegen sakinleri arasında sık sık iletişim problemleri yaşandığını gözlemledim. Gözlemlerimde olabildiğince objektif olmaya çalıştım.

İnsanların çoğu bir tartışma anında sürekli gerçek konudan uzaklaşıp, anlık problemlere odaklanıyorlar. Sen bana bunu nasıl sorarsın?, bana böyle diyemezsin ?, sen zaten hep böyle yapıyorsun..

Oysa sadece 1 saniye karşıdakinin gerçek derdini dinleseler hayat bambaşka olacak.

Örnek 1: Arabanıza arkadan vurdular. İndiniz. Karşıdaki ilk olarak şunu söyledi.
-Sen benim önümde nasıl durursun?
Konuşmaya bu noktadan girince kavga kaçınılmaz. Oysaki çözülmesi gereken konu bambaşka.
Çözüm 1:Hatanın kanunen kimde olduğunu hatırlatın ve zararınızın tazminini isteyin.

Örnek 2:Kavga kaçınılmaz hale geldi. Edeceksiniz.
Çözüm 2:Normalde gezegen sakinleri birbirlerinden korkmaz. Polisten, rakibi tanımamaktan ve en çok da kavga ihtimalinden korkarlar. Bu noktada dilinizi katlayıp(Tulin'in Caner gibi) en yakın şişeyi, bardağı kafanızda kırın ve adama saldırın. Böyle bir piskopatla kimse uğraşmak istemez.

Örnek 3: Arkadaşınızın size borcu var. Ne zaman vereceğini sordunuz. Cevap;
-Sen bana güvenmiyormusun?
Oysa ki siz sadece zamanı sormuştunuz. Karşınızdaki sizi içinden çıkılmaz bir alana doğru çekti.
Çözüm 3: Soğukkanlı olun ve sadece sorunuzu tekrar edin.

Örnek 4:Kavga kaçınılmaz hale geldi. Edeceksiniz.
Çözüm 4 : Çözüm 2'yi uygulayın

Örnek 5:Kavga ediyorsunuz ve halen çok pis dayak yemektesiniz. Dış dokunuzda yırtılmalar oluyor ve vucut sıvınız dışarı akıyor.
Çözüm 5 : Öncelikle hayatta kalmaya çalışın. Kaçın veya rakibin bacaklarının arasına sağlam bir tekme atın.

Örnek 6:Tekmeyi attınız, adama bişey olmadı.
Çözüm 6 : Yanlış yaptığınızı kabul edin. Rakibi sizi bırakması konusunda ikna etmeye çalışın. Eğer bırakırsa en yakın sağlık kuruluşuna gidip sakin bir şekilde yardım isteyin. Eğer bırakmazsa başka bir dünya sakinin size tesadüf etmesini ve sağlık kuruluşuna götürmesini umarak bilinç kapalı halde bekleyin.



* yıl zaman birimi için bakınız

07 Mart 2008 Cuma

alıkça davranışlar, derin dalgınlıklar..

Dün İbrahim Kıyak aradı, dediki
-bir şapşallık yaptım, kendi arabam diye başkasının arabasına girdim-hiç şarşırmadım-, ve bunu sana anlatmak için seni aramak isterken başka birini aramışım. -bak buna biraz şaşırdım, oha dedim-

Tabi ki hiç dalga geçmedim, anlayışla karşıladım. Herkesin başına gelebilir, olur İbrahim dedim. Çok normal.

Mesala , efendim sene 1992, soğuk bir kış akşamı, bizim Galip'in meyhanesine uğradım. O zamanlar Çınaraltı değil tabi. Çetin Kardeşler Birhanesi. Zaten sadece Çetin'ler gelse dükkan 2 aile bakar, herkes de kardeş kardeş içer, evine gider. Ama işte arada bende gidiyordum. Galip dediki, "benim işim var çıkıyorum, sen kapat burayı, sonra bize gidersin, Halit-ağbisi- evde, al işte anahtarlar".

Peki.

Neyse bende gece 2 ye kadar boş durmadım 1-2 tek yuvarladım, hesapları topladım, mekanı kapattım, eve doğru yola koyuldum. Daha önce bu eve 1 defa gelmişim, onda da tahmin edeceğiniz gibi sarhoştum. Birbirinin aynısı 100 tane bina. sanırım baştan 2. binaydı ve giriş katıydı.

Önce 1-2 defa zili çaldım. Açan yok. Uyuyor tabi Halit.
-"saat kaç, adam yarın işe gidecek belki. Uyandırmayayım en iyisi" deyip anahtarla açmayı denedim.
Kafam o kadar iyi ki deliği bulamıyorum.
Zaten 50 tane anahtar içinden doğru anahtarı bulmak ayrı bir iş.
Anahtarları tek tek denemek ise ölüm.
Eeee be, yeter...
ben balkon kapısından gireyim, zaten evde bir Halit var, o'da uyuyor, zili bile duymadı.

Balkon kapısı açıktı, atladım girdim. içerisi sıcacık. Halit evlencek yakında , bir sürü eşya almışlar, ev pırıl pırıl. Demekki anneleri falan gelip temizlik yapmış, yoksa bu ev en son geldiğimde bok götürüyordu.

Neyse ben botlarımı-o zamanlar asker botu moda- çıkarıp kapının oraya götürdüm,
sırt çantamdan-asker çantası tabi- pijamalarımı çıkardım,
üstümü değiştirdim,
tv yi açtım,
salondaki çekyatı açtım ama battaniye lazımdı,
yatak odasına doğru yürümeye başladım,
banyonun yanından geçerken banyonun da çok düzenli olduğunu falan gördüm,
"Ulan bu şerefsizler hizmetçimi tuttular?" dedim kendi kendime ,
ve yatak odasına ulaştım sonunda...

kapıyı aralım.
ışığı açtım.
anam ne göreyim;

HİÇ TANIMADIĞIM
2 metre BOYUNDA,
DEV GİBİ,
ELLERİ NAH BUKADAR BİR HERİF
KARISINA SARILMIŞ, UYMAKTADIR !!

O an korkudan saçlarım dikildi inanın. Aklımdan 1000 çeşit soru geçiyor.
Uyansa ne olur?
Adama ne derim?
İlk sözüm ne olur?
Çekyatı nasıl açıklarım? Botları, Balkondan girdiğimi ...
Ya karısı ile ilgili zannaderse ? (pijamalarla yatak odasına gelmiş birini görünce zaten başka ne zannedebilir ki adam, laf benimkide. Öldüm o halde ben.)

Işık açılınca adam bir homurdandı. Işığı tekrar söndürüp odadan nasıl salona geri geldiğimi hatırlamıyorum. o ara benim için hala kayıp bir zaman dilimi. herhalde sadece 5 saniye sürdü botları ve sırt çantasını alıp tekrar balkondan aşağı atlamak ve karşıdaki boş arsada dikenlerin içine yatmak.
Hava soğuk .ötüm donuyor, dikenler batıyor yerde. Fakat kıpırdayamıyorum. Gözlerim az önce koşarak çıktığım evde. Nefes nefeseyim. Sanki 5 km koştum. Aniden ışık yandı-ışık hızında-. Adam salona geldi, gezinmeye, açık çekyatla, açık televizyona tuhaf tuhaf bakmaya başladı. Aramızda sadece 15 metre var. Ben 3,5 atıyorum. Dışarısı karanlık olduğu için görünmüyorum ama balkona çıksa, biraz dikkat etse görecek herif beni. Derken balkona yaklaşmaya başladı, ama birden yere eğildi ve yerden bir şey aldı, sonra arkasından gelen karısına dönüp bir şeyler söylemeye, bağırıp çağırmaya başladı.-oysa uyurken melek gibi adamdı- "o ne lan acaba" diye bakarken birden anladımki çoraplarım yok, lanet olsun çoraplarımı unutmuşum evde. Adam çoraplarımı bulmuştu.

"İstesem geri verimi acaba ?" diye bir saniye bile düşünmedim. Adam ve karısınına büyük bir soru işareti bırakıp siteden hızla uzaklaştım ve o geceyi meyhanede geçirdim.

O aileden tam 16 yıl sonra buradan özür diliyorum.
Herşey kazara gelişti ama anlatılabilecek bir durum değildi. Olsaydı kalır anlatmayı denerdim. Eğer benim yüzümden boşandıysanız da yapacak bişi yok

05 Mart 2008 Çarşamba

doğum günü

Doğum günlerini hiç sevmem, pasta sevmem ama sebeb bu değil.

Daha ilkokula giderken sınıftan bir kızın doğum gününe bir tuğlayı paketleyip hediye diye götürmüştüm. Tabi bütün okul, gelen en büyük ve en ağır hediyenin ne olduğunu merak etmeye başlamıştı. Hatta lanet olası öğretmenler bile. lanet olası diyorum çünkü hediyeyi bütün sınıfın önünde kıza vermemi istediler. Verdim. Hass. olanları hatılamak istemiyorum. Kız önce heyacanla paketi açmaya çalıştı, sonra elinden yere düşürdü, değerli hediyesi kırıldı zannedip gözleri doldu. bana üzgün bir şekilde baktı. Ben,
-önemli değil, bir tane daha alırım dedim. Neyse kız paketi açtı , gözleri yavaşça büyüdü, bana baktı, sonra tekrar elindeki tuğlaya baktı. kaldırabilse kafama tuğlayı çakacaktı ama o ağlamayı tercih etti. tuğlayı gören sınıftan "oououououou" gibi salak bir ses çıktı . Kız tekrar bana bakıp, -bu defa gözler küçücük, kısılmış şekilde-
-alla belanı versin (üsnü şenlendiricinin karısnın tonuyla oku) diyerek sınıftan çıkıp tuvalete gitti. ona destek olan diğer kızlarda arkasından.(mırıl mırıl mırıl) O kızlara destek(?) olan şerefsiz arkadaşlarımda pis sırıtışlarla onların arkasından. Öğretmenler "ayaklı ansiklopedi" dedikleri bana bakıp,
-yakıştımı sana sefer
dediler ve dönüp gittiler. Sınıfta bir başıma kalmıştım, bir süre gençliğe hitabeyi okuyup kendimi iyi hissetmeye çalıştım ama olmadı. Hernedense herkes çok gülecek sanmıştım.

Yaş 8, Sınıf 2. Kızlar konusunda ilk ders. kızlar erkekler gibi değildir. Nasıllar diye sorma, hala bilmiyorum ve bu ilk önermemin her zaman arkasındayım.

Geçenlerde doğumgünü sevmememin sebebi bu da olamaz, başka bir şey olmalı diye düşünürken kafama aniden çakan bişey-karımın terliği sanırım- ile fark ediverdimki benim doğum günüm yok , ondan sevmiyorum demek ki.

nasıl yok derseniz şöyle; abimin doğumunu saatine kadar hatırlayan annem benim seneyi bile hatırlamıyor. "bubanın muhtar olduğu seneydi" diyor. babamda rahmetli soramıyorum, konu komşuya soruyorum.

-amit aacı benim bubam ne zaman muhtar oldu?
-olmaz olaydı, bu tv yi o getirdi bu köye, bak kimse kimseyle konuşmuyor artık. (hay muhabbetinize)
-hangi sene amit aacı?
-ne bileyim be kızan, elektriklerin geldiği seneydi, o sene çok kış yaptıydı.
-her boku hatırlıyorsunda senesinimi hatırlmıyorsun?

benim doğum günüm yok, ayım var. ekim ayı işte. öylede de demez annem. derki "kasıma 25 gün vardı". sanırsınki 5 ekim. "haaayır öyle değil" der 30 yaşındayken. bütün arkdaşlıklar kurulmuş, dostluklar edinilmiş, herkes 5 ekim diye kutluyorken o "koca kasım'a 25 gün vardı, pancar çıkarıyorduk işte kızanım" deyiverir.

-kasım günleri 8 kasımda başlar, bu durumda 13 ekimdir benim doğum günü dimi anne?
-üledir eralde be kızanım. rüştü'nün düün vardı, cumartesiydi.
-allam hiç doğmasaydım.
-rüştü abi istiymki sana bişi sorayım, sen ayın kaçında evlendin?
-abe kızan, bubanın muhtar olduğu seneydi, elektirikler yeni geldiydi.

yine başla döndük..

Ölecek diye 6 ay , mayıs'a kadar beklemişlerde taa mayıs ta kaydettirmişler. o bakımdan 6 ayda bir doğum günü. işyeri, okul gibi resmi yerlerde 10 mayıs, sivil hayatta bir kısım eş dostla 5 ekim, annemin son kazığını bilenlerle 13 ekim.

Edit: 6.3.2008 14:50
Bu yazıyı yazmamda bana esin kaynağı olan biyo'ya tşk etmeyi unutmuşum. Edeyim bari..:)) Ancak aynı biyo blogunda kültüre, mantara
google aramalarında da esin kayağı oldum demiş. Bu konu çoooook önceden beri, bütün bloglarda işlenir biyo hatun. Ayrıca benim bloguma gelen arama bana, seninki ler sana.

Çıkma teklifi edemeyen sünepeler, ayak peşinde koşan fetişçiler, kedi olmak isteyenler(!), düşük yapanlar, anahtarını habire kaybeden unutkanlar hep sende. Eşekçiyi saymıyorum bile. Ben anlamıyorumki sen orda ne yazıyorsun. allam ya.

27 Şubat 2008 Çarşamba

biyonik kedi

"Başın kapalıyken ünüversite okuyamazsın”kuralı zaten başlı başına saçmalık!
Niye okuyamazmış!Bal gibi de okur.Çoğu anguttan daha iyi okur! derim.

Ama asla şunu demem!:
“Ünüversiteye kıçını başını açıp girenler okuyor da kafayı kapatanlar mı okuyamayacak!”
Bunu demem mümkün bile değil!
Yani “o mini eteğiyle okuyorsa,bu da türbanıyla okur”diyen dümbüklere diyorum ki:
Sittir ordan pezewenk!


Türban takmayanların hepsinin kıçında mini etek mi var sanki, yada yarı çıplak mı dolaşıyorlar?
Ben bile şu dünya güzeli halimde ünüversitede mini etek giymedim lan!
Bakmayın şimdi pörsüdüm,memelere basarak yürüyom ama gençkene giymedim!
"Bacakların çarpıktı da giyemedin hasbam" diyeni oyarım!
Kaldı içimde ukte!
Kefenim mini olsun anasını satiiim!

devamı....

18 Aralık 2007 Salı

kurban

Her ne kadar insan kurban etmekten daha insani bir davranışsa da hala bu hayvanları allah adına kesmek zorundamıyız? Kadim zamanlarda, insan kurban edilen kavimlere ulan hayvan oğlu hayvanlar, artık insan kesmeyin, çift tırnaklı hayvan kesin diye bir vahiy indiyse de, (lama da çift tırnaklı, onu da kesebiliyormuyuz acaba?) bu vahiyden, tanrının canlılara değer verdiği mesajını anlamıyormuyuz hala.

Yani o günün koşullarında kurban ayinini yok etmek zor olabilir, ama binlerce yıl sonra hala mı zor bu? Benim tanrım şu kuzunun kanına ihtiyaç duymuyor. Sonra kestiğimiz hayvanı hangimiz gerçek ihtiyaç sahiplerine veriyoruz. Zaten bu ülkenin yarısı koyun eti yemez. Bu sonuçta çocukken yaşınalan kurban travmalarının da payı yokmu. Küçük bir çocuğa bu kurban işini anlatmak ne kadar zor hiç denediniz mi ?

28 Eylül 2006 Perşembe

Cenazeler

Cenazeleri bilirsiniz. Sevilen bir insan kaybedilmiştir ve ona borçlu olunan son görev yerine getirilmek için bir araya gelinir. Mefta gömülmediği sürece herkes çok gergin ve huzursuzdur. Mefta gömülene kadar herkes çok ciddi, çok hüzünlüdür. Mefta gömüldüğünde herkesde bir rahatlama oluşur. Bu rahatlama bazen öyle bir şamataya dönüşebilirki, özellikle yaşlılar arasındaki “allah kavuştursun”, “senin helvanı ne zaman yiyeceğiz”, “kim kime pamuk tıkar” esprileri, mefta ile ilgili eski güzel , komik anılar vs. Alır başını gider. Bi bakarsınız cenaze konvoyu olmuş bir düğün konvoyu.

Bazı insanlarda cenazelerde çok acıkma, kimilerinde cenazelerde tutan gülme krizleri gösteriyorki, insan ölüme yaklaştıkça hayata sarılıyor.