eskiden etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
eskiden etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

09 Mayıs 2008 Cuma

türk milleti dedikoducudur, magazincidir

Olurmu öyle şey aksine biz cesur , dürüst ve mertiz, seni satılmış herif dediğinizi duyar gibiyim. Hiçte öyle değilsiniz valla, sallamayın. Senelerdir sizi inceliyorum. Hep duyduklarım ve gördüklerimi arasında kaldım. Ama artık yeter. 35 senelik tez çalışmam bitti.

Sonuç : Siz dedikoducusunuz.

Merak etmeyin size örneklerle göstereceğim bunu.

Örnek1: Yer Taksimde eski solcuların takıldığı bir kahve. Sene 2004. Biz eşimle tavla oynuyoruz. Birinden bir miktar parayı alıp bana getirecek olan Kıyak'ı bekliyoruz. Derken Kıyak kapıdan girdi. Üstünde ütüsüz, kadife, rengi solmuş gri bir ceket, içinde en üstteki düğmesi bile iliklenmiş oduncu gömleği ile girdi. Bir ayağı aksayarak yüzünde sert olmaya çalışan bir ifade ile yaklaşıyor. Gözleri güldüğü için anında anladım ki yine türk insanı testlerinden birini yapacağız. Hadi hayırlısı...

Bu yaklaştı, yaklaştı, masanın yanında durdu. Biz tavla oynamayı bıraktık..
-Hassiktir ya, bu hıyar nerden çıktı dedim yan masaların duyacağı tonda. Yan masalar anında kulak kabarttı. Noluyor lan? Kıyak elini cebine attı, 10 ve 20 milyonlardan oluşan 1 milyar para çıkardı. Koca bir deste.

Parayı kaldırdı ve suratıma vurdu.. Bir anda heryer para oldu. Bütün kahve o an sustu. Okey şakırtıları, tavla tıkırtıları.. Tıss.....

-Sattığın arkadaşlarının kanı bu para ile temizlenirmi. Benim sakat kalan bacağımın bu para ile düzelirmi şerefsiz. diye bağırdı.

Kahvede çıt çıkmıyor, herkes bana bakıyor. Kıyak devam etti.
-Görün işte arkadaşınızı, satılmışlar sizi. Dedi ve arkasını dönüp ve bir eliyle bacağını tutarak aksaya aksaya kahveden çıktı. Biz paraları topladık ve tavlaya devam ettik. Kahvedekilerin gözünde artık şerefsiz, satılmış bir eski solcuyduk. Yan gözle bizi süzmeler, yere düşen paralarımıza bakmalar vs. Paraları eksiksiz topladık, testi sürdürmek adına 1 milyon olan çay borcumuzu 10 milyon olarak ödedik ve kahveden sırıtarak çıktık.

Ertesi gün tekrar gittiğimizde garson kapıda bizi Buyur abi diyerek sırıta sırıta karşıladı. Dünkü müşteriler bıyık altından gülümseyip, bizi kesitler. Anında fısıltılar başladı.

Örnek 2: Yılı unuttum, yer yine Taksim Meydanı. Mevsim yaz, saat gece 02:00. Arkadaşımız Özlem, Kıyak ve ben içmekten dönüyoruz. Özlem önümüzde telefonla konuşuyor, bizde 2 metre arkasında yürüyoruz. Meydana geldik. Heykel'in etrafında bir sürü insan oturuyor. Tam aralarında geçerken ismail dümbüllü, pardon İbrahim Kıyak herkesin duyacağı perdeden konuya girdi.
-Biliyormusun biz Oya ile seviştik (Oya burda Özlem oluyor sözde..)
-Nasıl yani, sen benim en yakın arkadaşımsın, nasıl nişanlımla sevişirsiniz
-Kızmana gerek yok, süperdi yanlız
-Ulan ne diyorsun şerefsiz, şırrakk. Sert bir tokat Kıyak'ın suratına iner. Bu yere düşer. Ben yerde vurmaya devam ediyorum. Heykel sahnesi seyircileri çok mutlu. herkes fısır fısır olanları konuşuyor.
-Şimdi bu sakallı ile bu uzun yakın arkadaşmış, fısır fısır fısır...
-Sonra şu kızla bu uzun yatmışlar, kızda sakallıyla nişanlıymış..fısır fısır fısır...

Olay koptu gidiyor. Bizde rolü sevdik herhalde durmuyoruz. Derken o ana kadar olayların farkında olmayan Özlem'in telefon konuşması bitti ve yerde boğuşan bizlere gelerek neler olduğunu sordu. Artık ona durumu anlatmak için çok geçti. Seyirciyi bozamazdık. Ben bunu kolundan tutup ağlak bir tonda bağırdım
-Oya bana bunu nasıl yaptın, bu herifle nasıl yattın. Tamam iktidarsız olabilirim ama bu bana yapılırmı?
-ooohhhhhhhaaaa fısırda fısır da..
-Ne diyorsun sen ya? dedi Özlem , ama havada ona doğru gelen tokattan haberi yoktu.
Aslında hafif vurmak istemiştim. Gerçekten. Ama nedense sert geldi. Tokatı yiyince hala yerde olan Kıyak'ın yanına yere düştü. Fakat bizim kafamızda bir oyun olsada onun için herşey çok gerçekti. Telefon bir tarafta, gözlük bir tarafta, çanta bir tarafta. Ben yerde 2'sinede 1-2 tane daha vurup toplum vicdanını rahatlattım.

-Şerefsiz ahlaksızlar diye bağırdım ve arkamı dönüp yürüdüm.

Burada ne oldu, orada masum bir kız tokatlanırken kimse karışmadığı gibi birde çekirdek çıtlatıp dedikodu yaptınız.

Sonra Özlem benimle uzun süre konuşmadı. Durumu açıklamak oldukça zor oldu, çünkü her anlatmaya kalktığımızda gülmekten katılıp kaldık.

Örnek 3: İyi alıştınız, yok size örnek falan.. Dedikoducular sizi.

28 Nisan 2008 Pazartesi

biz geldiğimizde allahtan sülün osman ölmüştü

Ünsal istanbula yeni gelmiş. O ara işsiz, bol bol vakti var. Bizim Yayla'da da iş gereği hep araba olur, Ünsal Yayla'ya takılıyor, oraya buraya gidiyorlar. Yayla'nın adıda İbrahim. Kıyak'la karıştırmamak için birine Kıyak birine Yayla diyoruz.



Yayla ile Ünsal bir gün anadolu yakasına geçiyorlar. Geçerken yolda boğaz köprülerinin ödeme düzenleri hakkında konuşuyorlar ve Yayla buna yazmaya başlıyor. Diyorki, bak şimdi Ünsal, 1.Köprüden giderken para alınıyor, 2. Köprüden gelirken. Bu bilgi Ünsal tarafından güçlü hafızasına kaydediliyor. Aradan 1 ay geçiyor. Tekrar karşıya gidecekler, 1. Köprü yoluna girince Ünsal itiraz ediyor.
-napıyorsun, 2. köprüden gidip, 1.köprüden gelelim
-neden ki
-ee bedavaya gidip gelmiş oluruz.

İstanbulda ki tek uyanık o tabi. :)

Hani şimdi Yayla'ya Sülün Osman imasında bulunduk ama aslında alakası yok. Sülün Osman yaşasaydı Ünsal'la beraber onuda kandırırdı kesin. Mesala kırmızı ışıktan yaya olarak geçip ceza yiyen benim tanıdığım tek insan Yayla'dır. Hatta o kadar nadir ki bu kırmızı ışık cezalısı yayalar, cezayı ödeyecek makam bulmak için adam aylarca araştırma yaptı.

Başka bir gün Yayla ve Ünsal yine beraber. Fıkra gibi lan bunlar. Ünsal APS ile birine para gönderiyor. APS ile gönderilirmi demeyin. Adam parayı kağıda sarıp hep öyle gönderiyor ve o güne kadar bir şey olmamış. Ama o gün yanında Yayla'da var. Postanenin ortasında yüksek sesle Yayla diyorki;
-Oğlum napıyorsun, APS ile paramı gönderilir?

Sonucu tahmin edin. Zarf kayıp.

Şimdi bu anlatıklarıma karşılık vereceklerdir. Onlar vermeden ben kendime ait bir tane yazayım hemen. Yer dolapdere pazarı. Ev ahalisi ile beraber margarinden yapılmış kaşar peynirleri, eşşek etinden sucuklar falan almışız, ayrıca eve terlik alacağız. Bir terlikçi bulduk, ben sordum.
-abi kaç para
-750 bin
-4 tanesini 3 milyona verirsen alırız
-??????

18 Nisan 2008 Cuma

hayırlı olsun

7-8 yıl oldu. Ünsal'la taksimde yürüyoruz, bir baktık Taksim Sahnesinin önünde 100 tane çelenk. Açılış var ama ne açılışı bilmiyoruz. Açılışlarda da beleş kuki(*) , meyve suyu falan olur ya, biz daldık anında.

Dükkana girince Ünsal kasadakine;
-Selamun aleyküm, hayırlı olsun birader dedi. Öyle bir cümleki her sınıftan adama, her türlü iş koluna hitap ediyor.

Ama bu işyerine ve bu adama işlemedi. Adam pıff diye burnundan nefes verip gülümsedi . Etrada bakınca adamın orda ne sattığını ve neden güldüğünü anladık. Meğer koskoca dükkanda, zenci pipisi satıyor.
Seks şoptayız.

Bu Seks şoplar free şoplara benzemez, ısrarlı bir satıcı "hiç ihtiyacın olmadığı halde" adama zenci pipisini satıverir. Nereye koyacağını bilemezsin.

Çıkıp çıkmamak arası bir an duraksadık ama bir kere "girmiş ve hayırlı olsun" demiştik. Adam
-buyrun buyrun dedi. Buyurduk. Dikdörgen planlı dükkanda çepe çevre raflar ve raflarda simsiyah zenci pipileri, çekik gözlü japon pipileri, arap pipileri her bişey var. Dükanı hızlıca gezip çıkalım diye düşünüyoruz. Önümüzde orta yaş üstü 2 kadın var, ahha hahahah kikikiki diye gülüyorlar. Tabiki bize gülüyorlar. Bizde sanki heykel sergisi gezer gibi dolanıp yorumlar yapıyoruz.
-sanatçı burda 2 baş ile ne belirtmek istemiş?
-figüral kompleksin tecimsel akımlar üzerinden ıraksaması dramatik betimi yozlaştırmış.

-evet bu noktada marjinal fanteziler gözetilmemiş.
-ne demezsin a.q.

Neyse dükkan turunu bitirip tekrar kasaya geldik. Kuki yiyeceğizya illaki, Ünsal lafa girdi. Oysa hiç gerek yoktu.

-sanıyorum bayanlara yönelik çalışıyorsunuz. erkekler içinde reyonlarınız varmı?
-abi zaten onlar erkekler için, bayanlar için olan pipiler üst katta.

....
*kuki nedir ya. birde bizim sektörde kuki var. internet explorer'ın kukileri arada sorun yapar. Bizim destekçiler telefonda sorarlar.
-kukiyi sildinmi ?
aklımdan şöyle bir cevap geçer hep.
-Sildim sildim, pırıl pırıl, cillop gibi an itibari ile.
hay kukine...

....
Türkiyede en çok satılan şişme şey, kadın değilmiş. Şişme eşşek ve şişme keçiymiş. en çok satın alma diyarbakır ve çevresi illerden oluyormuş. Bunu okuduktan sonra yollarda satılan şişme oyuncaklara bakamaz oldum. Varya balon gibi, keçi var, koyun var, timsah var, eşek var.Artık sizinde aklınıza sürekli bu gelecek. Ehehee..

16 Nisan 2008 Çarşamba

olmayacak kazalar

Bugünlerde herkesin başına tuhaf kazalar gelmekte. Bahardanmı, yazdanmı bilemem. Biyo zayıflıycam diye yakmış kendini. Detayı burda. Zayıflamak herzaman sağlığa yararlı değil demekki.

Şimdi bu yanma hadisesi bana Ünsal kişisinin bir yanma olayını hatırlattı bana. 2000 lerin başları. Yine böyle bahar ayları. Yer Taksim, Sıraselviler'de Roma bar. Bu Ünsal, Pirate ve 2 bayan arkadaşımız gündüz vakti bu bara gitmişler. Bar tenha, barın sahibi; Neron Tahir. Daha doğrusu biz ona artık öyle diyoruz. Neron Tahir bar tenha diye, barda akşam yapacağı hareketleri çalışmakta. Şişe atmalarmı dersin, bar üstünde mavi alevlermi dersin. Bin türlü şekil işte.

Bizim grupta barın hemen önünde. Neron Tahir bar masasında ispirto(*) yakarken, ispirto şişesini de viski şişesi gibi çevirmekten geri durmuyor. Ancak aniden beklenen oluyor ve şişe alev alıyor. Tahir'in eli yanıyor ve şişeyi elinden atıyor. Ancak şişe havada bir falso atıp yanan ispirtoları bizim Ünsal'ın üstüne boca ediyor.

Ünsal yanmaya başlıyor. Fakat bu adamın kriz anlarında akıl dışı bir soğukkanlılığı söz konusu. Yanar halde sokağa çıkıyor. İlk gördüğü adama "yangın söndürücünüz varmı acaba" diye sakin bir şekilde soruyor. Ünsal'a göre o adamın yüzü hayatında gördüğü en dehşet, en korkmuş yüzmüş. Ee haliyle. Adama hergün yanan biri gelip yangın söndürücü istemiyor. Ünsal yangın söndürücüyü adamda bulmayınca kendi başının çaresine bakmaya karar veriyor.

Caddeye inip, arabaları durduruyor ve yerde yuvarlanarak kendini söndürüyor. Bu arada taksimdeki herkes buz kesmiş, kendini söndüren adama bakıyor. Hala bir efsane oralarda.

Söndüğüne emin olunca telefona edip bizi aradı
-Mantar başımıza bir kaza geldi, şimdi ilk yardım hastanesine gidiyoruz. Çabuk buraya gelin ve gelirken Fırat'ıda bulun, oda gelsin, avukatlık işimiz var.
Ulan ne ara düşündünde herkesi organize ettin 2 dakikada. Yerde yuvarlanırken düşünmüş olmalı. Biz Fırat'ı da aradık hastaneye gittik. Hastanede Ünsal hemşireleri fırçalıyor. Bembeyaz ama, canı yanıyor belli.

Neyse Ünsal bize akıl verdi, gidip Neron Tahir'e senet imzalattık. Hani yarın iz kalır, falan, estetik masrafı yerine. Tabi o yaz Tahir'le kanka olduk. Adam hergün elinde muzlar, kirazlar bize gelip Ünsal'ı ziyaret ediyor. Hatta klima bile alacaktı ya, sonra iş vantilatöre döndü galiba. Neyse bardan beleş içtiğimiz biralara tutalım klimayıda.

*ispirto böylemi yazılıyordu ya. yada o mor sıvının başka bir adı da varmıydı?

15 Nisan 2008 Salı

sofistike hırsızlıklar

Hadi itiraf edin, küçükken hepiniz ufak tefek hırsızlıklar yapmışızdır. Benim hatırladğım 1-2 olay var. Tabi hepsi çocukça, hatta salakça. Kimisi erik için, kimisi kiraz için, bak şimdi hatırladım, bir defada komşu çocuğun tel arabası vardı, onu yürütmüştüm. Yaş 8 mi ne. Sonra abileri beni sorguya çekmişti. Bildiğin polis sorgusu gibi bir sandalyeye oturttular. Abilerden birinin lakabı zaten Kolombo Recep. Kolları bağlamış göğsünde, soruyor,
-Bizim bahçeye en son ne zaman geldin?
-Dün
-Neden?
-İşte sizinle oynadık ya.
Neyse ben itiraf ettim sonunda.
-Peki neden çaldın?
-Kardeşinde benim dagal-dugal'ımı(*) kırmıştı.
Bunlarda bana ceza olarak 10 şınav verdiler. Evlere dağıldık.

Biraz daha büyümüştüm, yaş 12-13. Bizim bir piç Ahmet var, geldi dediki,
-Mantar, muhtarlığın çatısında kırmızı güvercinler var, gece gidip onları yakalayalım, tanesine 10 lira veriyorlar.
-Ee muhtarlık köyün ortasında, ya yakalanırsak.
-Bişey olmaz, oğlum.
-Ee iyi o zaman.

Bu arada muhtarda babam oluyor. Biz gece 12 de buluştuk, doğru muhtarlığa. Kahveler açık daha. yaz ayları. Biz tavan arasına kimse görmeden tırmandık. Tavan arasında 1000 tane güvercin var. İçlerinden sadece 10 tanesi kırmızı. Yakala yakayabilirsen. Ortalık birbirine girdi. Kuşlar gece korktu, patır patır bütün köy meydanı ayağa kalktı. Kahvede 20 metre ötede. Millet sağırmı, el fenerleri falan, biz ışıl ışıl kuş yakalmaya çalışıyoruz. Neyse 1-2 tane yakaladık, kimse görmeden inelim kaçalım dedik.
Piç Ahmet benden önce indi, aşağıdan bağırıyor,
-mantar sakın inme!
Hıyar hem adımı söylüyor, hemde inme diyor. Napacam, sabaha kadar ordamı yatacağım. Meğer bütün ihtiyar heyeti aşağıda toplanmış, ellerinde bastonlar, bize karşılama töreni hazırlamışlar. Ahmet'in kulak 2 cm uzamış durumda. Ben bunu görünce, inmekten vaz geçtim. Bekliyorum çatıda, in oğlum diyorlar, inmem diyorum. Pazarlık yaptık, bu anı unutmaları karşılığında teslim oldum, indim.

Sözde gizli gizli güvercin yakalayacağız. Muhtarın oğlu muhtarlığı soyuyor. Rezalet. Bütün köy o yaz bizi konuştu. O ihtiyarlardan hala ölmeyenler, malesef bunamayıp olayı hatırlayanlar ve anlaşmaya uymayanlar var, beni gördükçe derler;
-bre kızan hatırlayımısın, bir kere güvercin yakalamaya kalkmıştınız gizli gizli, bütün köye madara olmuştunuz. Ulan hatılamasan olmaz, senin yaş kaç oldu, bak yaşıtların hep tahtalı köyü boyladı, sen ne zaman gitçen
-Ne gitçem bre, kazık çaktım ben bu dünyaya. Daha çok anlatçam sizi ben. Hani bizden sonra bizden daha salağı çıksa olay küllenecek, ama 20 senedir çıkmadı işte.

......
Ben ne yazacaktım, konu nereye gitti. Dünkü yazıyı yazarken geçenlerde halamın anlattığı bir şey geldi aklıma.

Yer Küçükçekmece, Tepeüstü. Daha fazla adres veremem, boşanma sebebi olur. Halamın karşısınında 2 katlı bir ev var. 1. kat ev sahibi, diğeri de 1.katın kiracısı. Gece bunlara, 2 kata birden hırsız giriyor. Uyutucu sprey falan koklatmışlar, evi bir güzel soyduktan sonra canları sıkılmış yada biraz gülmek istemişler sanırım.

Alt kattakinin karısını üst kata, üst kattakinin karısını alt kata taşıyıp adamların yanına yatırmışlar ve tüymüşler. Tabi sabah herkes uyanınca neler olmuş tahmin edin..:)
......

Bakın bu hikayede bir çeşit hırsızlık, ama çok sofistike. Olay yine İzmir de geçiyor.

Mekan bir otobüs durağı. Durakta 2 amele ve 1 kız var. Ameleler kıza bakıp duruyor. Kızda bir an önce otobüsün gelmesini beklemekte, bakışlardan rahatsız. Derken durağa takım elbiseli bir adam geliyor. Amelelere gidip birşeyler konuşuyor ve sonra kıza gidip
-pardon saatiniz kaç acaba diyor.
kız saati sölüyor ve adam teşekkür edip yanından uzaklaşıyor. Amelelere gidip bir şeyler konuşuyor ve tekrar kıza gelip
-kusura bakmayın, saati bir daha söylermisiniz diyor. Kız söylüyor.
Takım elbiseli adam amelelere dönüyor, ameleler ceplerin para çıkarıp bu takım elbiseliye para veriyorlar ve adam gidiyor.

Ameleler kıza gelip, hadi gidiyoruz diyorlar. Kız şaşkın tabi, "ne diyorsunuz siz" diyor. "Eee biz pezevenginle anlaştık, parada verdik. Saati 200 dedin. Sonra bizden o kadar çıkmadı. Pezevenk sana bir daha sordu, 150 olurmu dedi, sen saate baktın 150 olur dedin.

Bizde paranı ödedik valla, anlamayız. haydi yürü." diyorlar.


Sizinde duyduğunuz böyle hırsızlıklar, dolandırıcılıklar varmı, ya küçükken yaptıklarınız ?
Dökülün bakalım..

*Ayçiçeği sopalarının birbirine dikine geçirerek, ortasına bir dingil takıp birde sürmek için uzun bir sopa uydurduğumuz el yapımı bir oyuncak

14 Nisan 2008 Pazartesi

kazanova ve izmir'de bir gece

Otobüsümüz o akşam üstü Edirne'den İzmir'e hareket etti. Trakyanın yeşil düzlüklerinde gün batımını seyrediyordum. Bu arada yolda gördüğüm, traklardan kalan kümülüslerin hangisinde kral mezarı olabileceğine dair teoriler geliştiriyordum. Bu şehirden kurtuluyordum işte. Aslında o kadar çok ayrılmak istemiyordum, ama böyle demeye mecburdum. Ayrıca staj için gittiğim yer 5 yıldızlı bir tatil köyü idi. Acaba beni orada neler bekliyordu?

Yada şöyle desek daha doğru galiba, haksızlık etmeyelim. Asıl onlar başlarına neler geleceğini o an bilmiyorlardı. Bilseler beni stajyer olarak asla kalbul etmezlerdi.

2 katlı otobüsün altındaki 4'lü de Ünsal ve diğer 2 öğretmen adayı politik bir tartışmaya dalmışlardı. İzmir'e kadar kesin memlekette çözülmemiş problem kalmayacaktı. Bense kitap mı okusam acaba diye düşünüyordum ki birden otobüs durdu ve yolcu almaya başladı. Bu arada bizim arka koltukta yaşlıca bir teyze tek oturuyor. Otobüse binenler bayan yanı hikayesine tedirginler, muavin ortalarda yok. Derken aniden Ünsal ayağa kalktı ve 40 yıllık muavin gibi, sen şuraya, sen şuraya diye milleti oturtmaya başladı. Sonra teyzeyi ordan kaldırıp başka bir yere gönderdi ve teyzenin yerine otobüse yeni binen güzel hatunu yerleştiridi. Bu arada kendi yerine, yani benim yanımada yine eğitim bölümünden davarın tekini oturttu. Zaten o yolculuğun sonunda ilerde çocuğum olursa okula göndermemeye karar verdim. Bu ülke tabiki ilerlemezdi. Böyle adamlardan öğretmen mi olurdu.

Ünsal ayakta , kızın yanında bir kişilik boş yer, öylece geçen kısa bir andan sonra, kıza "yanına oturmasının bir sakıncası olup olmadığını" sordu. Kızda "tabiki oturabilirsin" gibi bişey dedi, ve bu Ünsal bana sırıtıp hemen kızın yanına oturdu.

Biz eğitimcilerle memleket kurtarmaya devam ediyorduk , adamlar bana zaten okuldan uyuzlardı. Zira ateist bir oyun sergileyen KYS(*) ile çok iç içeydim. O kadar ki Azrail'i oynuyordum. O zamanki halimle zombiyi oynasam daha iyiydi ya, neyse. Tartışma ilerledikçe arada Ünsal'a bana yardım et der gibi bakıyordum. Ünsal da "kardeş sana makam verdik mevkii verdik, belkide yanındakilerden biri ileride milli eğitim bakanı olacak" deyip benimle dalga geçmekte bir sakınca görmüyor sonrada kızla fısır fısır birşeyler konuşuyorlardı. Derken gece oldu, bir yerde mola verdik. Herkes indi, Ünsal ve kızdan haber yok, onlar otobüste kaldılar.

Geri geldiğimizde kız Ünsal'ın omuzunda yatıyordu. Amatör tiyatrocu sandığım bu adamın profesyonel kazanova olduğunu o gün fark ettim. Zira İzmir'de indiğimizde kız Ünsal'dan ayrılıyor diye ağlıyordu.

Bu benim için bir rekordu ama bu rekor 1-2 yıl içinde 15 dakika ile yine Ünsal tarafından tekrar kırılacaktı. Muhtemelen kafanızda şık bir centilmen yada macera ruhlu bir çapkın hayal ettiniz, biliyorum. Ama malesef Ünsal'ın tipi hiç öyle değildi. Benimde asıl bozulduğum konu buydu. Benimde onun kadar yelken kulaklarım, benimde uzun bir burnum vardı. Hatta benimki ayrıca yamuktu. İkimizde kumraldık. Boyumuz aynıydı. Kilomuz yakındı. Üstelik o karanlıktan, mezarlıktan, cinlerden ve akla gelmeyen diğer dünyevi olmayan herşeyden korkuyordu.

O zamanlar benim ondan ne eksiğim var diye çok düşündüm ama bulamadım. Fakat şimdi biliyorum. Bu adam konuştuğu herkese acayip bir güven veriyordu. Ancak gerçek bambaşkaydı ve Ünsal benim göründüğüm kadar zampara, bense onun göründüğü kadar mülayim bir adamdım. Bozulduğum diğer konu tamda buydu. O zamanlar şuursuz bir çapkındı. 5-6 yıldır meydanı gençlere bıraktı da hepimiz rahat bir nefes aldık. Zira bir ara hepimiz Ünsal'ı görünce duvara dayana dayana yürüyorduk. Yandaki fotoğraf mı, ona ait değil merak etmeyin. Ama buna çok benzeyen bir adam. Görürseniz dikkatli olun diye ekledim.
Ünsal efendi, geldiysen 3 kere vur.

Neyse İzmir'de ayrıldık ve ben bankaya yatırdığım 100 bin lirayı çekip bodrum bileti almak için atm aramaya başladım. Meğer o yıllarda izmir otogarında atm yokmuş. Dedilerki en yakın Basmane'de var. Neresi bilmem Basmane falan,
-nasıl gideriz?
-aha şurdan minubüsler kalkıyor. dedi biri. Minubüse gittim, önde şöför dışında 1 kişi daha var. Ben daha biner binmez minubüs hareket etti. Abi bu saatte nereye falan muhabbeti oldu. Bende bankaya gittiğimi, para çekip döneceğimi öttüm.

Basmane'ye gittik. Ben bankanın orda indim. Tam para çekiyorum baktım bizim şöför geldi, bende para çekeceğim, hemen otogara geri döneceğim , istersen bizle gel dedi. Bu arada ekrana falan bakıyor. Neyse ben 100 bini çektim, minubüse bindim. Şöferde geldi, hareket ettik.
-arkadaş zayıf çıktı, 100 bin lirası var sadece. dedi şöför yanındakine .
-napalım peki ?
-alalım, siktir et.

Sağ tarafta oturan bıçağını çıkarıp kibarca 100 bin liramı isteyene kadar benden bahsettiklerini anlamamıştım. Ben parayı verdim, bunlar minübüsü durdurup nazikce iyi akşamlar dileyip gittiler. ATM de ve izmirde ilk soyulmamdı. (1 yıl sonra İzmir de bir daha, 7 yıl sonrada İstanbul'da ATM de bir daha soyulacaktım.) Soyulduğuma pek bozulmamıştım, nasıl olsa bu para stajda kazanacağım paraların yanında hiçbirşeydi. Ancak bu kadar kazmaca bir soygun beklemiyordum. İzmir'li hırsızlardan daha sofistike hareketler bekliyordum. Plakayı almıştım. Doğruca polise gidecektim. Ve adamları tutuklattıracaktım.

Otogar'a yürüyerek döndüm ve karakol'a gittim. Karakoldaki komiser benim yalan söylediğimi ve öyle bir olayın onun nöbetinde asla olmayacağını söyledi. Ben itiraz edince yalan söylediğime ikna olmam için beni nezarete attı.

-Burda bekle, seni soyma ihtimali olanları getireceğiz, teşhis edeceksin. dedi.
1 saat sonra nezarete 5 tane tinerci soktu. Tinercilerin ellerinden çakıları, tinerleri, kibritleri duruyordu. Isteseler karakolu beni ve kendilerini yakabilirlerdi. Sonra komiser geldi, bana sordu,
-bunlardan birimi?
-hayır değil.
-ee ben demiştim sana öyle bir olay olmadı diye.
-he olmadı dimi
-sen şimdi polisi meşgül etmekten geceyi burda geçirde, aklın başına gelsin.
-peki.
Bana çok kızmış olan tinercileri serbest bıraktı. Tinerciler nasıl olsa dışarda görüşeceğimizi söyleyip gittiler.

Sabah oldu, nöbet değişti, yeni gelen komiser bana bilet almış, simit almış. Kahvaltı yaptık. 40 yıllık ahbap gibi vedalaştık ve ben Karadeveci turizmin beyaz bir otobüsü ile Bodrum'a yola çıktım. Tabi indiğimde cebimde yine hiç para yoktu. Bodrum denince nedense küçük bir sahil kasabası hayal etmiştim, kimse bana buranın büyük bir yarımada olduğunu söylememişti. Ne kadar büyük olduğunu Akyarlar'a yürümeye kalkınca öğrenecektim.

*Karaağaç Yorumcular Sahnesi

10 Nisan 2008 Perşembe

escape from serhat şehri : edirne - II

-Kızanlar liste süper, gelin şöyle bir gezip mallara bakalım.
-Bakalım Şükrü abi.
-Hımm, bu tencere olmaz, bu kaşık yamuk, bu çatalın bir dişi yok, bu sandalyenin bir ayağı kırık, öbürünün 2 ayağı kırık.....Zaten o yorgan olmazsa ben burdan bişey almam
-Ama o anamın
-Ben gidiyorum arkadaşlar, kavaltı süperdi.
-Dur dur gitme, lanet olsun, al yorganı. 500 bin lira yaz.
-Dur sen bakalım. Hımm, bunuda sil, bu sepayıda istemem. Bre kızanlar, açık konuşayım. Malları alırım, ancak arabaya siz yükleyeceksiniz, ayrıca hepsine 1 milyon verebilirim. Kimse almaz bunları
-Şükrü abi naptın abi, biz mahvettin, yapma etme. Vazgeçiyoruz o zaman biz.
-Neyse sizin güzel atırınız için 1.5 milyon olsun. Yükleyin malları. Haydi bakalım, sallanmayın. Bak ava kapalı yamur yamadan gidelim.

Hayallerimiz suya düşmüştü. Ama hala umut vardı. 1.5 milyon az para değildi. Zaten ben stajda dünya kadar para kazanacaktım. Gerekirse Yaşar'a da her ay para gönderirdim. Biz eşyaları 1 saate yükledik. Oldukça yorulmuştuk.

-Şükrü abi tamamdır. Para?
-Ooo sizde amma acele ettiniz. Ben malları dükkana sokmadan para vermem. İç adetim değil. Aydi binin arabaya dükkana taşıycaz malları daha.

Çok sinirlendik ama, birbirmizi sabır diye teselli ediyoruz. Atladık talikaya(*) ve yollandık dükkana. Tam Kıyık'ın ortasına, eskicilerin olduğu meydana gelmiştik ki birden yağmur başladı. Yağmur 5 dk sonra dindi. Tam o an Şükrü birden atı durdurdu.
-Ben bu malları almam, ıslak bunlar, zarar ederim, indirin mallarınızı, dedi
-Şükrü abi, abim benim, yapma etme.
-Ben anlamam. 250 bin liradan 1 kuruş fazla veremem.

Bu kadar da olmazdı, yoksa yağmuruda mı bu meymenetsiz Şükrü ayarlamıştı?

-Eee ama !! dedik, Şükrü'de, abi'de bir yere kadar, yapıştık gırtlağına herifin. Kalacak elimizde.

Derken bir anda etrafımızda 10-15 roman bitti.
-Hooop , noluyor burda, adam almıyor işte malları zorlamı alacak, şişş akıllı ol, burası Kıyık, budan çıkış yok. dediler ve bizim çekyatları falan patır patır arabadan aşağı attılar. Biz de bu sırada akıllı olmuştuk. Olanları seyrediyorduk.

Şükrü şerefsizi bastı gitti.

Bizde çekyalara oturduk, ağlasakmı gülsekmi karar veremiyoruz. Ben 1-2 defa eşyaları yakmayı denedim, cebimdeki kibrit ıslak, yakamadım. Sinirden gülmeye başladık. Edirne'nin ortasında , eşyalar sokakta, ben çekyatta, Yaşar tekli koltukta, arada sehpa. Bir elimizde çay eksik, birde önümüzde tavlamız. Hani demlesek çayda demleriz, omlette yaparız, yağmur suyuna makarna bile haşlarız. Evdeki yarım rize çayından tutta makarnalara kadar herşeyi satımışız, hepsi yanımızda. Yaktık birer sigara gelene geçene bakıyoruz, gelen geçende bize bakıyor. Arabalar geçiyor, üstümüze su sıçratıyor, biz öylece oturuyoruz.

Derken aniden kurtarıcımız(?) Muammer abi geldi. Muammer abi kim? Tam önüne eşya indirdiğimiz eskici. Süper komik bir insan, yada bana öyle geldi diyelim.

-Noldu bre kızanlar, geçmiş olsun
-Saol abi. Geç otur, bi çayımızı iç.
-Yok saol. (sanki gerçketen çay var gibi cevap veriyor birde). Yaa o şerefsizin tekidir. Kaç oldu yapıyor böyle. Siz neden ona gittiniz zaten. Neyse napıcanız şimdi. Eşyları geri götürceeseniz at arabasını azırlasın bizim kızan.
-Yok abi, eşyaları bir daha taşımaya takatimiz kalmadı. Burda yatıcaz bu akşam.
-Abe üle şey olurmu, sokağın ortasında büle.
-Ee napalımya, sen süle bakayım..
-Ee ozaman azır dükkanın önüne gelmiş mal. Ben bu kadar döküntü eşya almam normalde ama, sizi sevdim. Kaç para istiyorsunuz.

En başından beri aslında alcının bu Muammer olduğunu, Şükrü ile Muammer'in Muşfik Kenter'den bile daha iyi oyuncu olduğunu o an anladık. Ama herşey için çok geçti. Başladığımız noktadan çok daha dipteydik. Keşke dün o kızın parasından biraz daha çekseydik. Nasıl olsa ben stajdan kazanacağm paralarla onu da öderdim. Fakat şuan halamın bıyıkları olsa dayım olurdu düşüncelerinden kurtulup adama bir şey söylemeliydik.

-1.5 milyon.
-Ooo, olmaz o iş. 600 bin lira veririm.
-Tamam, al anasını satayım. Bari şu yorganı alayım, anamın o.
-Başlatma anana, o yorgan(**) olmazsa 1 kuruş vermem.
-Peki abi.

İstese hiç para vermeyeceğini biliyordum. Cebinden zaten hazır olan 600 bin lirayı çıkardı, parayı uzattığı an, her an vazgeçebilir diye parayı havada kaptım.

Anında soluğu otogarda aldık. Bodrum'a bilet bulamayınca 300 bin lira ile İzmir'e bilet aldım, 200 bin Yaşar'a verdim, geri kalan 100 bin lirayı bankaya yatırdım. Hızlı bir vedalaşmadan sonra otobüs kalktı ve Bodrum'a doğru yola çıktım. Tabi ki Bodrum yolculuğu da sıradan bir yolculuk olmadı, Edirne'nin laneti hala üzerimdeydi..

Ünsal'ında İzmir'e gittiğini otobüste karşılaşınca anladım. Ünsal, Karaağaç Yorumcular Sahnesi'nden(KYS) tanıdığım mülayim bir arkadaştı. En azından ben öyle sanıyordum. Gerçi bir farklılığı olduğunu tanıştığım gün anlamalıydım. Tanıştığımızda bana şöyle demişti.
-Merhaba ben Ünsal, doğum günüm 5 Ocak.

Evet, 2 katlı otobüsümüzün alt katındaki 4 lü grupta , Ünsal , ben ve karşımızda eğitim fakültesinden az buçuk tanıdığımız 2 adam izmir'e doğru güzel bir akşamüstü yola çıktık. O güne kadar şahit olduğum en hızlı kız tavlama operasyonuna bu otobüste şahit olacak, ayrıca İzmir'de başıma gelmeyen kalmayacaktı.

Ama bunları hiçbirini otobüsün camından geri kalan arkadaşlara el sallarken bilmiyordum, bilemezdim. Bilsem o yolculuğa asla çıkmazdım.



*At arabası .

**Yorgan en az 1 milyon edermiş, sonra anamdan sumsuğu yerken öğrediydim. Elde dikme, atlas yün yorgan. Üstelik güvez(***)


***Bordo diye biliyorsunuz siz.


.......Arkası Yarın.........

09 Nisan 2008 Çarşamba

escape from serhat şehri: edirne

Edirne'den ayrılmama 24 saat kalmıştı ve o akşam mezuniyet balomuz vardı. Gitmek için 2.5 milyon lazımdı ancak ev arkadaşım Yaşar'la cebimizdeki toplam para sadece 35 bin lira idi. Sürekli Yapı Kredinin atm sine gidip bir mucize eseri biri bize para yatırmış olabilirmi diye bakıyorduk. Ama kimse yatırmıyordu. Buna hiç şaşırmıyorduk ancak son gidişimizde atm de şunu okuduk;

-başka bir işlem yapmak istermisiniz?
tereddütsüz EVET dedik tabi, sonra sırasıyla
-para çekmek/ miktar gir / 2.500.000 / giriş.
çıkçıkçıkçıkk
-trank.. para..
-başka bir işlem yapmak istermisiniz?
hayır, saol.

Bir anda beklediğimiz mucize gerçekleşmiş ve kızın biri kartını unutup gitmişti. Zengin olunca o parayı geri ödemeye yemin edip hemen mezuniyet balosuna fırladık. Balta otelde kazmaca bir mezuniyet balosundan tek hatırladığım hastası olduğum ingilizce öğretmenimi kocasının yanından alıp dans etmemdi. Sanırım gece sarhoş olunca Yaşar kavga da çıkarmıştı ve ikimizi otelin arka kapısından şutlamışlardı.

Evet, Edirne'yi yenememiştim. Yarın burdan gidiyordum ama mutlaka bir gün geri gelip badem ezmesi alacaktım.

Ertesi gün uyanınca, Edirne'den ayrılmak için bile paramızın olmadığı gerçeği ile yüzleştik. Yaşar'la anında muthiş bir plan yaptık. Evdeki bütün eşyaları satacak ve evden, zaten vermediğimiz o son kirayı ödemeden kaçacaktık. Kirayı geciktirince elektiriğimizi kesen o adi ev sahibi görecekti gününü. Bakalım bizim gibi kiracı bulabilecekmiydi. Eşyalardan aldığımız parayı bölüşecek, birbimize hakkımızı helal edecektik. Ben, satıştan aldığım paranın küçük bir kısmı olan 400 bin lira ile bilet alacak ve staj yapmak için Bodrum'a yollanacaktım. Nasıl olsa stajda kazanacağım eşşek yükü paralardan arttırıp yaz sonu İstanbul'a gelecek ve orda süper bir ev tutacaktım. Tabi ki tek ev arkadaşım Yaşar olacaktı. Sonuçta, Edirne'de 1 ay boyunca beraber ekmek arası patetes kızartması yediğim kişi Yaşar'dan başkası değildi.

Hey dostum !! -okuyucu sana diyorum-, biz açlık nedir bilirdik, tamammı.

İlk başta plan bize süper görünmüştü. İtiraf edin size de güzel geldi değilmi? Yaşar kahvaltıyı hazırlarken ben kıyık semtine gidip bir eskici buldum, Şükrü abi. 40 yaşlarında esmer vadandaşlarımızdan, süper komik bir insandı. Yada ilk başta bana öyle gelmişti diyelim. Şükrü abinin at arabasına bindik, beraberce eve geldik. Yaşar çayı demlemişti. Şükrü abi de katıldı, önce bir kahvaltı yaptık. Sonra Şükrü abi dedi ki;
-abe kızanlar, sizi çok sevdim. Bu yüzden sizi iç üzmeyeceğim. Siz şimdi bana bir çay daha koyun, sonra alın elinize kağıt kalemi, neleri satacaksanız tek tek karşılarına paralarını yazın ve toplamı bana getirin.

Ne kadar iyi bir insandı. Biz hemen Yaşar'la işe koyuluk. Bazen Yaşar yamuk aliminyum tencereye değerinden fazla yazıyor , ben onu uyarıyordum, bazende ben bir dişi kırık çatala fazla yazıyordum o zamanda Yaşar beni uyarıyor fiyatı düzeltiyordu. Sonuçta Şükrü abiyi kazıklamak istemezdik. Şurda yüz yüze bakıyorduk.

Anamın yün yorganı dışındaki herşeyi alt alta yazdık. Yorganı yazamazdık, zira anam yorganı mutlaka geri istiyordu. Malları toplayınca rakam 6.5 milyon tuttu. Biz 500 bin liralık adam değildik. Hesabı düz 6 milyon yaptık ve listeyi Şükrü abiye götürdük. Şükrü abi listeye şöyle bir baktı. Zaten kara olan yüzü iyice karardı ve dedi ki....

..........Devamı yarın.......

08 Nisan 2008 Salı

serhat şehri edirne'ye giriş

Edirne'ye 90'ların başında gitmiş ve yeneceğim ulan Edirne seni demiştim. Bu sözü daha sonra 1-2 defa daha farklı şehirler için söyleyeceğimi o gün bilmiyordum. Edirne girişinde Selimiye'ye bakmış, soldaki minarelerden birinin yamuk olduğunu anında fark etmiştim. Yaş 20 bile değildi, gözler şahin gibiydi, saçlar biryantinliydi ve boy aynı olsa bile kilo şuandan 20 eksikti. Bir çeşit ilkel terlikli hayvan yaşam örneği gibiydim. Ama yinede bütün kızlar bana hasta zannediyordum. O yüzden bu yeni şehirde tanıştığım ilk kızları "canlarını yakmamak için" azad etmiştim. Keşke etmeseymişim. Şimdi bütün universite sürecinin skorunu açıklıyorum. Sıkı durun: 0 (yalnız Sıfır)

İlk gittiğim gün yüzlerce yıllık tarihi Ali Paşa Çarşısı çatır çatır yanıyordu ve Saraçlar caddesininde göz gözü görmüyordu(*). Ali Paşa kuyumcuların bol olduğu kapalı çarşı gibi bir yerdi. Yangının -valla- benle bir ilgisi yoktu. Çarşıda yangın devam ediyor, heryerinde tüpler patlıyordu. İtfaye bile müdahele etmiyor tüplerin bitmesini bekliyordu. Benim için havalarda yanan tüplerin uçuştuğu bir havaifişek gösterisiydi. Ben postanenin orada bankın birine oturmuş, köyde greyder seyrettiğim zamanlardaki ruh haliyle yangını seyrediyordum.

Bazı esmer vatandaşlarımız inanılmaz bir cesaret örneği sergiliyorlardı. Kendi üstüne bir kova su döküp yangına dalan, sonra, saçlar, kaşlar ütülenmiş yangından çıkan bu insanları önce birilerini kurtarıyor sanmış ve vay beee demiştim. Sonra birden aslında kendilerini kurtardıklarını fark edip tekrar vay beee dedim. Çünkü yangından ellerinde altınlar ve saatlerle çıkıyorlar, arkadaşlarına ganimeti verip yanan çarşıya cengaver gibi geri dalıyorlardı. Sigorta şirketleri zararı ödediği için kaybeden yok kazanan vardı. Onlar kadar cesaretim olsaydı, Edirne'deki ilk günüm aslında son günüm olacaktı ve bütün bunlar başıma hiç gelmeyecekti. Ama malesef o kadar cesur değildim.

Orada öylece sünepe sünepe oturup yangını sönene kadar seyrettim.

O akşam bir otele yerleştim. Ancak otel maceram sadece 2 saat sürdü. Çünkü otel görevlisi tuhaf davranışlar sergiliyor, ortalarda slip donla geziyordu. Bu davranışı otelcilik anlayışımla bağdaştıramayıp resepsiyona gidip check-out dedim. Donlu recepsiyonist ne dediğimi anlamadı tabi. Check-Out kelimesinin bilinmediği bir otelde kalamazdım. Hemen parayı ödeyip ordan tüydüm. Universite boyunca da o otelin önünden geçmemeye dikkat ettim.

Yurtda çıkmayınca bir arkadaşın yanına geçici olarak yerleştim. Ev büyüktü. Üstelik boş 1 oda bile vardı. Bu odaya kapağı atmak ilk hedefim olmuştu. Bizimkinin birde ev arkadaşı vardı, Bülent. Bülent'inde kız arkadaşı var, beraber yaşıyorlar. Bülent bar işletiyor ve sürekli etrafında kızlar falan var. Bi akşam bunun kız arkadaşı krize girdi. Yemek yiyoruz tam. Dediki;
-Madem sen herkesle yatıp kalkıyorsun, bende mantar'dan hoşlanıyorum, o zaman bende mantar'la yatarım.
-hööööööö, diyebildim sadece
-ne dedin sen?
-duydun dedi kız, mantar'la yatacağım diyorum

Ekmek boğazıma takıldı ve orda bir süre kaldı. Artık o evde kalmam bir hayaldi. Zaten Bülent ertesi gün gelip,
-baba yanlış anlama, bu stresle yaşayamam, gitsen iyi olacak, dedi..
-Madem gidiyorum bari kızla yatsaydım diyemedim tabi.
-tabi ki , anlıyorum seni dedim

Gittim Karaağaç'tan bahçeli bir köy evi tuttum. 1 oda dan oluşan bu eski evin tek problemi köyde olmasıydı. Edirne'den gidip gelmek problemliydi ama en azında bahçede tavuk bakabilecektim. Ev sahibi emekli makinist Burhan beyin 4 tavuğu vardı. Hergün 4 yumurta veriyorlardı. Peki 7 günde kaç yumurta verirlerdi? Bende köyden en güzel dövüş horozumu(**) ve horozun en sevdiği 2 tavuğu aldım geldim. Fakat tavukları karıştırmıyoruz. Onunkiler kapalı, benimkiler bahçede serbest. Derken 1-2 gün sonra bunun tavuklar yumurtayı kesti. Çünkü horoza aşık oldular. Burhan beyle tavukları karıştırmaya karar verdik. Tabi horoz bu, daha ilk gün adamın bütün tavuklarını becerdi. Burhan bey yutkuna yutkuna gitti yanımdan. Sinirlenmesine mana verememiştim. Ancak 2 gün geçmemiştiki, gelip, "artık tavuklarını salmayacağını, mümkünse benim tavuklarımı da istemediğini" söyledi. Çok kırgındı.

Ancak bir süredir bende dövüş horozlarının çapkınlık hayatımı baltaladığının farkındaydım. Bir çok defa kızlara gel tavuklarımı gösteriyim sana desem de, gelen olmamıştı. Mecburen bende tavuklarımı geri götürdüm. Giderken trene çuvalda tavuklarla binip birde horozu vagonda kaçırınca, ordan bir bey amca, evladım, ineğide getirseydin dedi. Duymamazlıktan geldim

Geri geldiğimde beni başka bir süpriz bekliyordu. Ben yokken Burhan bey bana bir ev arkadaşı almıştı. Cam bölümünde okuyan Kadir Camcı. (Ama gerçekte akü imalatçısı.) Bu hareket aslında bana siktir git demekti. Ama ben gitmedim, direndim. İstenmediğim yerde kalmayı ilk olarak o gün öğrendim. (Keşke bir önceki evde öğrenseydim.) Ev sahibinin bu hareketine, sürekli cumalara giden, kadir gecelerinde namaz kılmayı ihmal etmeyen, içki tüketmeyen, bangır bangır Orhan Gencebay dinleyen Kadir'i yoldan çıkararak cevap verdim. Bir akşam konuya kızlardan girdim ve Kadir'in aslında sünger gibi şarap içebildiğini o akşam içtiğimiz 4. şişeden sonra öğrenmiş oldum.

O günden sonra Kadir'le şarap kardeşliğimiz ve sefil öğrencilik hayatımız başlamış oldu.

*Ali Paşa, fotoğraftaki bazı yerleri yıkık uzun bina. Fotoğraf, kaçak girip 3.şerefesine çıktığım 3 şerefeli camiiden çekildi
**Üniversiteyi kazandığımda dövüş horozlarım, güvercinlerim ve tavşanlarım vardı.

02 Nisan 2008 Çarşamba

duck-tor, afedersiniz ama

Bizim oralarda isimler tamlamalardan oluşur. Saldıranın Mehmet, Hamidan'ın sülman'ın mehmet'in murat veya kamış'ın remzi'nin kızan. Sadece bir isimde bütün sülale sayılır. Bu isimlendirmenin matematiği şöyle. Örnek olarak kamış'ın remzi'nin kızan ı kullanalım. kamış, dedenin lakabı oluyor, remzi baba oluyor, kızan da bahsedilen kişinin bahseden kişiden yaşça küçük olduğunu gösteriyor. Bu dili bilenler kimden bahsedildiğini, ve bu kişinin nasıl biri olduğunu daha hitap anında anlayabilirler.

Saldıran'ın Mehmet çok küfürbaz bir adamdı. Küfür etmeden en fazla 10 sn, bilemedin 20 saniye durabilirdi. Yanında kimse yoksa bile, tavuklara, ota boka küfür ederdi. Bu kadar çok küfür edince kimse onun küfürlerini ciddiye almıyor haliyle. Yoksa , doğuda falan olsa adamı daha çocukken öldürmeleri gerekirdi. Ama bizde şekerli muamelesi görüyordu. Mehmet herkesin anasına küfrederken , küfür edebilenler de ona ediyor, küfür edemeyenlerde gülüp geçiyordu.

Ancak Mehmet küfür etmeyi ciddiye alıyor, bir sanatçı gibi her küfürün üzerinde titizlikle çalışıyordu. En gün görmemiş küfürleri o yaratıyor ve köyün argo terminolojisine gururla ekliyordu. Köye gelip giden, balıkçı, kumaşçı gibi esnaf Mehmet'ten ilk defa küfür yediklerinde küfürü anlayamıyorlar, fakat fark ettiklerinde ise ne diyeceklerini bilemeyip şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Saldıran'ın Mehmet'in namı bir çığ gibi bütün ilçeyi sarmıştı. Herkse son çıkan saldıran küfürlerinden kullanıyor, bunu bir prestijmiş gibi görüyordu.

Bu noktada en şanslı bendim. Çünkü Mehmet bizim komşumuzdu ve çocukluğumun ilk küfürlerini ondan öğrenmiştim. Hatta bir arkadaşıma şöyle küfür etmiştim.
-sıçarım 30 bin lirana.
çocuk anlamsız anlamsız bakmış, sonra kaçarak uzaklaşmıştı. Ben, "küfürümün çok ağır, bir daha etmemeliyim" diye düşünmüştüm. Oysa büyüyünce anladımki küfürü yanlış bir anda öğrenmişim. Mehmet kendinden 30 bin lira isteyen karısına bağırıyordu. Bende para pul nedir bilemeyecek kadar küçük olduğum için sıçarım 30 bin lirana cümlesini bütün bir küfür sanmıştım.

80'li yıllarda köye sağlık ocağı açılmış ve yeni mezun bir doktor gelmişti. Sadi bey. Sadi bey idealist bir adamdı. Mesai saati dinlemez gece gündüz köylünün yardımına koşar, hatta hasta ineklere, koyunlara bile müdahale ederdi. (Bu müdahalelerinde tıbbı araştırmalar yapmadığını düşünüyoruz.) Bizim Saldıran'ın Mehmet avcydıı. Vurduğu ördek ve kazlardan arada doktora da hediye verir, bazende sadece kanadından vurulmuş, yaşayan ördekleri operasyon için sağlık ocağına götürürdü. Sadi beyde büyük bir titizlikle ördeğin kanadına cerrahi müdahalede bulunur ve yaşamasını sağlardı.

Saldıran'ın Mehmet garip bir şekilde doktora hiç küfür etmiyordu. Ancak bu durum köyde Ne kadar dayanabilir diye bahisler açılmasına sebeb oluyordu. Bu ördek operasyonlarında Saldıranın Mehmet ve Doktor Said kanka olmuştu. Hatta Mehmet'in çocukluğundan beri ilk defa bir kankası olmuştu ve o'da Doktor Said idi. Mehmet doktoru sürekli ava çağırıyordu ve ona hiç küfür etmiyordu. Doktor ısrarlara dayanamayıp bir gün kabul etti ve ava gittiler. Gecenin ilerleyen saatlerinde göle ördekler kondu. Doktor nasıl davranması gerektiğini bilmediği ve biraz gürültü çıkardığı için ördekler uçup gitti. Mehmet susuyordu. Yanlarındakiler Mehmet'i hayretle seyrediyordu, şu ana kadar çoktan doktorun sülalesinin hatırını sorması gerektiğini düşünüyorlardı.

Neyse gece uzundu. Sabaha karşı bu defa bir sürü kaz geldi. Doktoru sessiz ol diye uyarmışlardı. Ama doktor elindeki sigarayı söndüreyim derken elini yakmış , ahh diye bağırıp ses çıkarmış ve kazları tekrar uçurmuştu.

Saldıranın Mehmet bu noktada söze girdi.
-Said bey, afedersiniz ama ananızı s..kerim...

27 Mart 2008 Perşembe

utanmaz pezevenk ; demirbilek

13-14 sene önceydi. İstanbul'a yeni gelmiş ve yeneceğim ulan seni istanbul demiştim. O zamanlar Şişli'de çalışıyor K.çekmece'de rahmetli Muammer'le birlikte oturuyorum.

Muammer bir koç. 2 yaşında. Boynuzlu. Merinos cinsi. Bayrama 1 ay var. Ev sahibi Muammeri erken almış, evde bir odaya bağlamış. Ben evi tuttuğumda Muammer içindeydi. Akşamları yanlız kalmayı sevmiyor Muammer. Ben eve gelince yan odanın duvarına kafa atıp benim odanın boylarını döküyor. Mesaj şu: çok sıkıldım. Onun odası serin olduğu için ben ona değil, o bana geliyor genelde. Bazen beraber kafaları çekiyoruz. İyi dinleyiciydi rahmetli ayrıca çok delikanlı adamdı. Ancak içince arada sapıtıyordu ve, ya gerinip gerinip kapıya kafa atıyor yada masadaki bütün yeşil nevaleyi hüpletiyordu. Bu yüzden rakıya batırılmış marullardan çok fazla vermiyordum. Fakat hiç unutmam arefe gecesiydi, abi bu akşam müsade et içeyim dedi. İç ulan dedim, 1 günlük dünya.

Neyse konu bu değildi. Konu demirbilek. -Ne demekse artık- Bu benim işe geliş gidiş mesafesi çok uzun, 1-1.5 saat sürüyor. Bu yüzden otobüste uyumayı alışkanlık haline getirmişim. Öyle ki yer bulamayınca ayakta da uyuyabiliyorum.

Böyle ayakta uyuduğum bir gün, kendimi aniden erekte olmuş buldum. Bu arada olmayacak XXX rüyalarda görüyorum. Otobüs leş gibi ter, insanlar üst üste, benim gördüğüm rüyaya bak. Anlam veremiyorum gerçekten. Çok alakasız bir yerde, çok alakasız şeyler oluyor bünyede. Lakin o anki durum gerçekten saçma, neyse ilk önce gençliğime verdim. (Yılan gibiyim o zamanlar, bir uçan, birde kaçan kurtuluyor elimden. ) Ölmüş yakınlarımı falan düşünüyorum, ancak durumda bir değişiklik yok. Aksine giderek daha beter bir hal alıyor ve olaylar dışarıdan gayet net görülebilecek şekilde gelişiyor. (İşte bu demirbilek kelimesi bu duruma yakıştırıldı herhalde. İlk kimden çıktı hatırlamıyorum. ) İkide bir pantolonda görsel düzenlemeler yapmak zorunda kalıyorum. Uykununda içine edildi.

Yetti ama artık deyip gözlerimi açtım. Etrafıma bakındım uyarıcı bir nesne göremedim. Herşey gayet normal. Hatta önümde 60-65 yaşlarında bir dede var. Ancak bir saniye, bu dede bana haddinden fazla yakın duruyor. Hatta bir saniye, bu herifin çilli buruşuk elli benim pantolonumda ne arıyor. Ohaa ya.

Bir anlık bir tedirginlikten sonra bunun elini tutup ileriye doğru itirdim. Diğer elindeki baston kaydı, önündeki adam tuttu bunu düşmesin diye. Bu döndü
-ulan pezevenk, utanmıyormusun deden yaşında adama arkadan dayamaya.
O anda otobüsteki bütün uğultu dindi. Herkes sustu, bana bakıyor ve ağzımdan çıkacak kelimeleri bekliyor
-hık, mık, sen, kem küm..
-Hala konuşuyor, utanmaz seni, şu haline bak

deyip bastonla benim pantolana vurdu. Allahım nedir bu başıma gelenler. Kulaklarıma kadar kızardım. Ne desem boş. Kendimi savunmaya kalksam "ulan madem masumsun o önündeki ne?, bayrak flama hazır bekliyorsun " diyecekler. Benim aklımdan bunlar geçerken dede karşımda sessiz film gibi. Bişeyler diyor ama duymuyorum. Beynim zonkluyor.

Otobüste homurtular başladı
-atın ırz düşmanını giden otobüsten ..
-böylelerini içerde napıyorlar biliyormusun ..
-ahh ben yakın olacaktım ki o şerefsize..
...
Dedenin gözleri kocaman olmuş, gözlerinin akı kırmızı, elleri çilli, buruşuk ve titrek. Üstüne birde dudağı seğiriyor heyacandan. Dışarıdan görenlere göre bu seğirme öfkeden. Ama ben biliyorumki alakası yok, dede heyacandan ölecek. Ulan bu genç yaşta bunlardamı gelecekti başıma. Birde dede tacizcisi demirbilek olarak nammı salacakım m.köy-avcılar otobüsünde. Neyse o an otobüs bir durakta durdu. Cansız attım kendimi otobüsten. Yürümeye başladım.

Yürürken show TV'ye çıktığımı hayal ediyorum, Reha Muhtar soruyor,
-zevk aldınınızmı mantar efendi?
dedeye dönüyor
-acı varmı acı ?

O günü öylece atlattık. Bu hikayeyi kime anlatsam kimse inanmayacaktı. Hatta eve gelince Muammer'e anlattım o bile hafif bıyık altında güldü, sonra "ben yatıyorum sana iyi akşamlar abi" dedi, gitti. Fakat herşey bu kadarla bitmemişti. O otobüse mecburdum ve kendimi temize çıkarmam lazımdı. Otobüsteki herkes artık beni tanıyordu. Kimbilir ben indikten sonra neler olmuş, insanlar neler konuşmuştu. Sonraki gün 1 durak ileriden, korka korka bindim otobüse, 2 li bir koltuğa tek başıma oturdum. Otobüs yolda doldu. Ama yanıma kimse oturmadı.

Bu böyle olmayacaktı. Dedeyi bulup otobüste itiraf ettirmeli ve kendimi temize çıkarmalıydım. Fakat dede kayıplara karışmıştı. Hangi hatta gittiğini yıllar sonra öğrenecektim. Ancak o günlerde bunu bilmiyordum. Bu yüzden günlerce ziraat bankalarının emekli kuyruklarında, çevredeki huzur evlerinin önünde takıldım. Karşıdan karşıya geçen her dedeye "tutun amca çekinme" diyerek yardım teklif ettim. Kimi tutundu, kimi bastonlar kovaladı.-artık aklına ne geldiyse- Ancak dededen eser yoktu. yer yarılmışta içine girmişti sanki. Bir süre sonra öldüğünü düşünüp kendimi rahatlatmaya başladım ve bu tahlisiz anıyı geride bırakıp hayatıma devam ettim.

Ta ki 1-2 ay önce kendisinden ekşi sözlük aracılığı ile bir haber alana kadar. Hayır ekşide yazar değildi. Benim gibi dede mağduru, gençliği harap bir yazar vardı ve itiraf etmişti. #8343739 numaralı entariyi okursanız göreceksiniz.

Evet yanlız değildim.
Yanlız olsaydım bu konuyu asla açmazdım.

26 Mart 2008 Çarşamba

kıyak'ı hiç bu kadar hızlı görmediniz.

5-6 yıl oluyor. 2 ay içinde üst üste 5 defa telefon çaldırmıştım. Hepsinin taksidini ödüyorum ama hiç birine sahip değilim. Belediye otobüsünde uyurken gözümden gözlüklerimi çaldıkları yılda o yıldı sanıyorum. O sıralar biraz dalgındım. Düşününki Taksime çıkarken beni yanımdaki arkadaşıma zimmetleyen arkadaşlarım vardı. Bak Sefer'den bişey çalınırsa senden sorarım diyordu öbürüne. Kendi kullaklarımla duymuş ve yıkılmıştım. Hatta bir söylenceye göre iş o kadar ileri gitmişki, o günlerde taksimde hırsızlar başkalarından çaldıklarını benim çantama koyuyorlar, sonra ilerde diğer arkadaşları emanetlerini benden alıyorlarMIŞ. Kapkaçıların posta güvercini gibi geziyorum istiklalde.

Tüm bunlar olup biterken yeni bir işe girmiştim, Türkiye dünya kupasındaydı ve ben ülkenin gidişatından hiç memnun değildim. Geçen yıla göre daha kötüydüm, oysa geçen yıl sadece 3 telefon çaldırmıştım. Bu gidişe bir dur demek gerekiyordu. Bunun için beni soyanlardan en azından 1 tanesini fena halde sopalamam gerekiyordu. Bu fikrimi kadim dostum Kıyak ile paylaştım. Kendisi şiddet eğilimli birisi olduğu için hemen bana şu öneride bulundu.

Meğerse sarhoşmuşuz, sallana sallana yürüyoruz, sağa sola sataşıyoruz falan, böylece hırsızları kedimize çekiyoruz
.

Akşam üstü alacakaranlık bir havada bu mizansene başladık. Anında 9-10 yaşlarında bir çocuk arkamda bitti. Çantaya elini attı karıştırıyor. Dönüp buna uçan bir tokat çaktım, bir de yer çaktı ardından. Ağlamaya başladı. Üzüldüm. Pişman oldum. Yapma bir daha falan dedim. O'da
-senin ana...s...m diyerek duygu ve düşünceleri demokratik bir şekilde ifade etti ve yanağını tutarak
-soracam ulan size dedi.

10 yaşında çocuk neyi soracak rahatlığındayız. Bir laneti kırmanın tarifsiz sevinci ile pirhana'nın bahçesinde, o yaz akşamında soğuk biralarımızı ısmarladık. Bu esnada çocuk karşıda bize bakıp hala , "anan.... siii...m " şeklindeki ifadelerine devam ediyor. Yanına 1-2 arkadaşını daha toplamış. Biz pirhana'ya oturunca baktıkki bir kız arkadaş yanında başka bir kızla geldi. Yer yok, yanımıza oturdular. Tanımadığımız kız sürekli ağlıyor. Erkek arkadaşını terk etmiş. Neyse biz içmemize bakıyoruz, bize ne. Derken ağlayan kız aniden sustu, sokağın başında çam yarması bir adama bakmaya başladı. Noldu, kim o dedik.

-işte erkek arkadaşım bu, onu terk ettim diye hayatımda başka erkekler var zannediyor, ama başka biri yok.

Ulan biz neyiz yanında, fasulye çubuğumu, bostan korkuluğumu?. Adam dinlermi? Zaten oda dinleme gereği duymadı, anında telefona sarıldı birilerini aradı. 5 dk geçmemişti ki karşımızdan birbirinden yarma 4 kişi duruyordu. Bu esnada ciddiye almadığımız kapkaçı arkadaşlar da irili ufaklı 15 kişiye yaklaşmış sokağın 2 yanına dağılmışlardı.

Bizim için o anda bundan daha kötü tek bir şey olabilirdi.
Bu iki grubum birleşmesi.
Eşşek şansı değilmi, kör şeytanın işi yok. 2 dk sonra kapkaççılar bize ters ters bakan çam yarması gruba gittiler ve konuşmaya başladılar. Kıza dedimki
-hemen gidiyorsun , sevgilinle barışıyorsun Çabuk!!.
Kız gitmedi. Neymiş, çocuk ona bağırmış Kızım erkek adam bu, arada bağırır. Bu kadar inat yapma. Gel işte barış. Yok, lanet olasıca barışmıyor. İş başa düştü.

Onun yerine ben gidip barışmaya çalıştım. Ama adamın derdi o an benle değil kızla. Bizi sonra parçalayacak. Alıp getirdim masaya, konuşun falan dedim. Kız ayakta, konuşuyorlar, bizde oturuyoruz. Kıyak o an "Ohh be kurtulduk" der gibi bakıyor bana. Aniden bunlar yine kavga etti, peki konu ne; kim bu lavuklar.

Kibarca bizden bahsediyorlar. Kız masaya geri gelirken birden bayılma numarasına yattı. Gerçekten bayılsaydı kafayı kırmıştı ama rol gereği bayılıp Kıyak'ın kucağına yumuşak bir iniş yaptı. Kıyak kucağında kızla kalakaldı. Çam yarması bakıyor, kapkaççılar bakıyor. ...

O an dünya tarihimdeki en uzun saniyelerden biridir. Bitmek bilmedi.
Kendi kendime dedim ki sevgili torumlarım, pardon okuyucularım,
-buraya kadarmış. -Eşşedüen Lailahe...

İşte tam bu sırada birşey oldu. Bütün Beyoğlu'nda elektrikler kesildi. Kıyak -zaten kucağında olan- bayılmış kıza iyice sarılmış halde koşmaya başladı. Daha doğrusu önümden bir karartı geçti. Bende arkasından seyirttim. Ancak Kıyak'ı yakalamak çok zor. Kucağında kız olduğu halde Elvan Abelegese kadar hızlı koşuyor ve kucakta hatun ile 100 metre rekoru kırıyordu. Neyse ilerde durdu ve hayatında hiç yapmadığı bir şey yaptı. Taksi Tuttu. (Korku nelere kâdir ,hey yarabbim.) Bende yanına atladım, anında eve geldik. Kız hala baygın. Tokat atıyoruz uyanmıyor, yüzünü yıkıyoruz tık yok.

Dedimki bu böyle olmayacak, zaten bize çektirdikleri yetti,

kıyak, çabuk odadan çık..
.

ve bana kolonya getir.(*) Bunun gözüne kolonyayı basarsın, bu cin gibi oldu. Sonra gözlerinden kolonyalar akarak çıkıp gitti. O kızı bir daha hiç görmedik, görmekde istemedik. Fakat bu olay bana ders oldu.
Bir daha asla telefon çaldırmadım, bir şey kaybettmedim.
Gerçekten.


* ehehe ehehe..

24 Mart 2008 Pazartesi

ibrahim kıyak'ı nasıl tanıdım

Efendim her türk erkeği gibi zamanı gelince askere gitmiştim. Malum askerlik. Konuşacak adam aramıyoruz. Görev bu. Türkiye deki herkesin okuduğu okul yılını toplayıp nufüsa bölünce rakam 3.5 çıkıyor. Ülke olarak ilk okulu bile bitirememişiz. Ne konuşacak adamından bahsediyorsunuz. 18 ay bitecek, eve gideceğiz. Gün sayıyoruz. Yer Diyarbakır. Yıl 90'lar.

Gittiğimde beklenmedik bir gelişme oldu, birlikte çok kafa 2 adam var. Onlarla takılıyorum ama onların askerliğinin bitmesine 2 ay var. Bunlardan biri metallica Kemal. O zamanlar re-load çıkmış ki, kasıp kavuruyor ortalığı. Kendisi muhafazar bir ailenin çocuğu, babası hacı. Askeriyenin otelinde kat görevlisi. Süpürgeyi gitar gibi tutup ağzıyla metallica şarkıları çalan muthiş bir arkadaş. Ama ailesine özel timdeyim demiş. O zamanlarda bir sürü olay oluyor Diyarbakır'da. Aile, bırak günleri saatleri sayıyor dönsün diye. Diğeri Gökhan. Boulder okuyan güzel bir insan. Ben bunlarla takılırken birliğe yeni askerler teslim oluyor. Herkes geldi, listedeki bir lavuk kayıp. Neyse 15 gün sonra bu kaçak geldi. İsim nedir; İbrahim , soyad; Kıyak.

O akşam koğuşa geldim, üst ranzada bir adam bağdaş kurmuş, elleri dizlerinde, gözler kapalı meditasyon yapıyor. Bu arada içerisi doğal olarak leş gibi ayak, osuruk, ter ve apışarası(*) kokuyor. Kim ulan bu hala bayılmamış diye yanına gittim. Kim sizce : İbrahim Kıyak.

Aradan 1-2 hafta geçti. Bir sabah kalktım, ayağımı koğuşun önündeki taşa dayayıp bot bağlıyorum. Bir baktım yanıma biri geldi yeni askerlerden. Ayağını benim taşa koydu, başladı bot bağlamaya. Ulan sen kimsin. Daha sıçtığın bok nizamiyeden çıkmadı. Gelmişsin üst devrenin taşında bot bağlıyorsun. Höyyyt. Kim peki bu kendini bilmez : İbrahim Kıyak. Ya sabır.

Neyse gün geldi bizim adamlardan Gökhan gitti. 1 hafta geçmemişti ki Kemal'le de vedalaştık. Kemal gittikten sonra telefon etti,
-topraaam, bana bir mektup yaz, özel timden falan bahset. Bu ailesine özel timciyim demişya. Neyse ben oturdum 3 sayfa döşendim mektubu.

Kemal, sen gittin timin havası bozuldu. Yerine gelen kanasçı senin kadar keskin nişancı değildi. Dağda çatışmaya girdik, Bahtiyar çavuş melek oldu, demir kuş geldi, konamadı. -sözde şifre kullanıyorum- ..vs.vs.vs.
Neymiş, Kemal araba istemiş, babası almıyormuş. Mektuptan sonra aradı;
-topraaam saol, arabayı aldık.

O arabayı aldı ama biz iyice yanlız kaldık. O densiz meditasyoncu etrafımda gezip duruyor. 2 laf edecek yok kimse başka. Bir sabah kahvaltıda dedim ki, gel bakayım sen şuraya. Nerelisin falan filan. Baktım ki, ben nereye gitmişsem İstanbul'da bu'da arkamdan gelmiş. Üstüne birde Diyarbakır'a kadar geldi. Ayrıca kendisi, albaydan torpilli. O albay ki boksör kendisi. Vurduğu yerde güller açıyor ama elini yormaz asla. Birini dövecekse önce marangozhaneye gönderip bir sopa yaptırtır. Dayak yiyeceğin sopayı kendin yaparsın. Ancak sopa kırılırsa vay haline. Neyse işte bu Kıyak, bu herifi tanıyor sivilden. Nasıl tanıyorsa.

Bu torpil sayesinde otelin resepsiyona verdiler bunu. Askerlik boyunca banker kastelli kadar olmasada, ona yakın zengin oldu. Geldiğinden 3 ay sonra Diyarbakır'ın en insafsız tefecisi olup çıkmıştı. Herkese mark'la, dolarla borç veriyor, faiziyle geri almakta hiç bir beis görmüyordu. Bu böyle gitmeyecekti. Kepimi önüme koydum ve düşündüm. Bu adamla anlaşmaktan başka çare yoktu. Zaten parayada sıkışmıştım. Bir anlık gafletle bundan 100 mark para aldım. Ancak askerlik boyunca ödemek nasip olmadı(?). Fakat bu adi insan kişisi, askerliğini benden 3 ay sonra bitirmesine rağmen , askerlik biter bitmez gelip beni buldu. Aslında tahsilata gelmişti, anlamıştım. Hiç oralı olmadım. (Nereliydim? bende bilmiyordum). Tahsilatı yapamayınca bu yorganını alıp bizim eve yerleşti. 1 gün, 2 gün derken aradan 1 sene geçti. Oysa ilk geldiği gün geçerken uğradım demişti.

Bir gün evde yemek yapmaya kalktık. Öyle ya köyden gelen onca tarhana, erişte ve turşuya dokunmamıştık. Fakat dolapları açınca gördüğümüz şey tahtakurularından ve boş kavanozlardan başka bir şey değildi. Bu herif meğer bizde kaldığı sürece evde ne varsa yemiş. Haberimiz yok. Git diyorum gitmiyor. Üstüne birde arkadaşlarını çağırıp evde alem yapıyor. Ev sahibini çağırdım, kovdurdum, hiç tınmadı. Tabi ev süper, şişlide 3 katlı müsatakil, YT(**). Ohh, yan gel yat. Koala gibi evin orta direğine yapışmış inmiyor. En sonunda ev sahibine dedimki, ben dayanamıyorum artık, evleniyorum ve çıkıyorum. Evde kalanları atabilirsin. Ben çıktıktan sonra ev sahibi de bunu atamamış, en sonunda evi yıktı adam.

Şimdi de beni internette buldu. Gördüğünüz gibi yorumlarda taciz edip duruyor. Ama asıl istediği o 100 mark.Vermiycem oğlum o 100 markı. Markmı kaldı dünyada.

*bu sözcük arak, anladınız siz onu
** Yüksek Tavan

19 Mart 2008 Çarşamba

dilsizler bana dalaşır

Geçen hafta karaköy de uyducuların sokağını arıyorum. Etraftaki yüzlerce kişiden birini seçip sordum. Adam;
-maammamammam
gibi bişey dedi ve eliyle 2 yapıp sola dön gibi bişey yaptı. 2 sokak sonra sola dön demek istiyor. Döndüm. Meğer genelev sokağındaymış uyducular.

Bu diyalogda bir problem yok ancak benim başıma bu daha öncede geldi. O olayda da bir sağır-dilsiz var birde genelev var. Ancak o zaman dilsiz arkadaş tarafından kovalanmıştım.

Zonguldak'a 2 araba düğüne gidiyoruz. Neyse bol makaralı bir yolculuktan sonra Zonguldak'a vardık nikah dairesi arıyoruz. Belediye durağına yanaştık, 1 erkek, 1 kadın var durakta. Ben erkek olanına sordum
-Nikah dairesi nerede?
-.... maammmımmm
anladımki adam dilsiz. Ama ben illaki ondan öğrenicem. Israrlıyım. Arabada 5 erkeğiz. Elimle parmağa yüzük geçirme işareti yapıp tekrar sordum.
-mmmmammımımımım ..#$:>
ısrar ediyorum, adamın görmediğini sanıp camdan kolumu çıkardım ve parmağa yüzük geçirme hareketine devam ettim. Bu esnada duraktaki kızın yere düştüğü ve orada debelenerek güldüğü gözümden kaçmadı. Arabadan da gülüşmeler gelmeye başladı ve adam ayağa kalkıp yüzü kıpkırmızı yerde taş aramaya ve bana küfürler savurmaya başladı.
-annnaaannnnnnııınnnn aammmmmammımımımım ..#$:>

O anda bizim şöför gazladı, kaçtık. Adam 5 erkekten böyle bir parmak hareketi görünce meğer genelev aradığımızı zannetmiş.

Normalde engelli insanlarla anlaşabilen biriyimdir. Ama dilsizlerle bir türlü barışmadı yıldızımız.

07 Mart 2008 Cuma

alıkça davranışlar, derin dalgınlıklar..

Dün İbrahim Kıyak aradı, dediki
-bir şapşallık yaptım, kendi arabam diye başkasının arabasına girdim-hiç şarşırmadım-, ve bunu sana anlatmak için seni aramak isterken başka birini aramışım. -bak buna biraz şaşırdım, oha dedim-

Tabi ki hiç dalga geçmedim, anlayışla karşıladım. Herkesin başına gelebilir, olur İbrahim dedim. Çok normal.

Mesala , efendim sene 1992, soğuk bir kış akşamı, bizim Galip'in meyhanesine uğradım. O zamanlar Çınaraltı değil tabi. Çetin Kardeşler Birhanesi. Zaten sadece Çetin'ler gelse dükkan 2 aile bakar, herkes de kardeş kardeş içer, evine gider. Ama işte arada bende gidiyordum. Galip dediki, "benim işim var çıkıyorum, sen kapat burayı, sonra bize gidersin, Halit-ağbisi- evde, al işte anahtarlar".

Peki.

Neyse bende gece 2 ye kadar boş durmadım 1-2 tek yuvarladım, hesapları topladım, mekanı kapattım, eve doğru yola koyuldum. Daha önce bu eve 1 defa gelmişim, onda da tahmin edeceğiniz gibi sarhoştum. Birbirinin aynısı 100 tane bina. sanırım baştan 2. binaydı ve giriş katıydı.

Önce 1-2 defa zili çaldım. Açan yok. Uyuyor tabi Halit.
-"saat kaç, adam yarın işe gidecek belki. Uyandırmayayım en iyisi" deyip anahtarla açmayı denedim.
Kafam o kadar iyi ki deliği bulamıyorum.
Zaten 50 tane anahtar içinden doğru anahtarı bulmak ayrı bir iş.
Anahtarları tek tek denemek ise ölüm.
Eeee be, yeter...
ben balkon kapısından gireyim, zaten evde bir Halit var, o'da uyuyor, zili bile duymadı.

Balkon kapısı açıktı, atladım girdim. içerisi sıcacık. Halit evlencek yakında , bir sürü eşya almışlar, ev pırıl pırıl. Demekki anneleri falan gelip temizlik yapmış, yoksa bu ev en son geldiğimde bok götürüyordu.

Neyse ben botlarımı-o zamanlar asker botu moda- çıkarıp kapının oraya götürdüm,
sırt çantamdan-asker çantası tabi- pijamalarımı çıkardım,
üstümü değiştirdim,
tv yi açtım,
salondaki çekyatı açtım ama battaniye lazımdı,
yatak odasına doğru yürümeye başladım,
banyonun yanından geçerken banyonun da çok düzenli olduğunu falan gördüm,
"Ulan bu şerefsizler hizmetçimi tuttular?" dedim kendi kendime ,
ve yatak odasına ulaştım sonunda...

kapıyı aralım.
ışığı açtım.
anam ne göreyim;

HİÇ TANIMADIĞIM
2 metre BOYUNDA,
DEV GİBİ,
ELLERİ NAH BUKADAR BİR HERİF
KARISINA SARILMIŞ, UYMAKTADIR !!

O an korkudan saçlarım dikildi inanın. Aklımdan 1000 çeşit soru geçiyor.
Uyansa ne olur?
Adama ne derim?
İlk sözüm ne olur?
Çekyatı nasıl açıklarım? Botları, Balkondan girdiğimi ...
Ya karısı ile ilgili zannaderse ? (pijamalarla yatak odasına gelmiş birini görünce zaten başka ne zannedebilir ki adam, laf benimkide. Öldüm o halde ben.)

Işık açılınca adam bir homurdandı. Işığı tekrar söndürüp odadan nasıl salona geri geldiğimi hatırlamıyorum. o ara benim için hala kayıp bir zaman dilimi. herhalde sadece 5 saniye sürdü botları ve sırt çantasını alıp tekrar balkondan aşağı atlamak ve karşıdaki boş arsada dikenlerin içine yatmak.
Hava soğuk .ötüm donuyor, dikenler batıyor yerde. Fakat kıpırdayamıyorum. Gözlerim az önce koşarak çıktığım evde. Nefes nefeseyim. Sanki 5 km koştum. Aniden ışık yandı-ışık hızında-. Adam salona geldi, gezinmeye, açık çekyatla, açık televizyona tuhaf tuhaf bakmaya başladı. Aramızda sadece 15 metre var. Ben 3,5 atıyorum. Dışarısı karanlık olduğu için görünmüyorum ama balkona çıksa, biraz dikkat etse görecek herif beni. Derken balkona yaklaşmaya başladı, ama birden yere eğildi ve yerden bir şey aldı, sonra arkasından gelen karısına dönüp bir şeyler söylemeye, bağırıp çağırmaya başladı.-oysa uyurken melek gibi adamdı- "o ne lan acaba" diye bakarken birden anladımki çoraplarım yok, lanet olsun çoraplarımı unutmuşum evde. Adam çoraplarımı bulmuştu.

"İstesem geri verimi acaba ?" diye bir saniye bile düşünmedim. Adam ve karısınına büyük bir soru işareti bırakıp siteden hızla uzaklaştım ve o geceyi meyhanede geçirdim.

O aileden tam 16 yıl sonra buradan özür diliyorum.
Herşey kazara gelişti ama anlatılabilecek bir durum değildi. Olsaydı kalır anlatmayı denerdim. Eğer benim yüzümden boşandıysanız da yapacak bişi yok

05 Mart 2008 Çarşamba

doğum günü

Doğum günlerini hiç sevmem, pasta sevmem ama sebeb bu değil.

Daha ilkokula giderken sınıftan bir kızın doğum gününe bir tuğlayı paketleyip hediye diye götürmüştüm. Tabi bütün okul, gelen en büyük ve en ağır hediyenin ne olduğunu merak etmeye başlamıştı. Hatta lanet olası öğretmenler bile. lanet olası diyorum çünkü hediyeyi bütün sınıfın önünde kıza vermemi istediler. Verdim. Hass. olanları hatılamak istemiyorum. Kız önce heyacanla paketi açmaya çalıştı, sonra elinden yere düşürdü, değerli hediyesi kırıldı zannedip gözleri doldu. bana üzgün bir şekilde baktı. Ben,
-önemli değil, bir tane daha alırım dedim. Neyse kız paketi açtı , gözleri yavaşça büyüdü, bana baktı, sonra tekrar elindeki tuğlaya baktı. kaldırabilse kafama tuğlayı çakacaktı ama o ağlamayı tercih etti. tuğlayı gören sınıftan "oououououou" gibi salak bir ses çıktı . Kız tekrar bana bakıp, -bu defa gözler küçücük, kısılmış şekilde-
-alla belanı versin (üsnü şenlendiricinin karısnın tonuyla oku) diyerek sınıftan çıkıp tuvalete gitti. ona destek olan diğer kızlarda arkasından.(mırıl mırıl mırıl) O kızlara destek(?) olan şerefsiz arkadaşlarımda pis sırıtışlarla onların arkasından. Öğretmenler "ayaklı ansiklopedi" dedikleri bana bakıp,
-yakıştımı sana sefer
dediler ve dönüp gittiler. Sınıfta bir başıma kalmıştım, bir süre gençliğe hitabeyi okuyup kendimi iyi hissetmeye çalıştım ama olmadı. Hernedense herkes çok gülecek sanmıştım.

Yaş 8, Sınıf 2. Kızlar konusunda ilk ders. kızlar erkekler gibi değildir. Nasıllar diye sorma, hala bilmiyorum ve bu ilk önermemin her zaman arkasındayım.

Geçenlerde doğumgünü sevmememin sebebi bu da olamaz, başka bir şey olmalı diye düşünürken kafama aniden çakan bişey-karımın terliği sanırım- ile fark ediverdimki benim doğum günüm yok , ondan sevmiyorum demek ki.

nasıl yok derseniz şöyle; abimin doğumunu saatine kadar hatırlayan annem benim seneyi bile hatırlamıyor. "bubanın muhtar olduğu seneydi" diyor. babamda rahmetli soramıyorum, konu komşuya soruyorum.

-amit aacı benim bubam ne zaman muhtar oldu?
-olmaz olaydı, bu tv yi o getirdi bu köye, bak kimse kimseyle konuşmuyor artık. (hay muhabbetinize)
-hangi sene amit aacı?
-ne bileyim be kızan, elektriklerin geldiği seneydi, o sene çok kış yaptıydı.
-her boku hatırlıyorsunda senesinimi hatırlmıyorsun?

benim doğum günüm yok, ayım var. ekim ayı işte. öylede de demez annem. derki "kasıma 25 gün vardı". sanırsınki 5 ekim. "haaayır öyle değil" der 30 yaşındayken. bütün arkdaşlıklar kurulmuş, dostluklar edinilmiş, herkes 5 ekim diye kutluyorken o "koca kasım'a 25 gün vardı, pancar çıkarıyorduk işte kızanım" deyiverir.

-kasım günleri 8 kasımda başlar, bu durumda 13 ekimdir benim doğum günü dimi anne?
-üledir eralde be kızanım. rüştü'nün düün vardı, cumartesiydi.
-allam hiç doğmasaydım.
-rüştü abi istiymki sana bişi sorayım, sen ayın kaçında evlendin?
-abe kızan, bubanın muhtar olduğu seneydi, elektirikler yeni geldiydi.

yine başla döndük..

Ölecek diye 6 ay , mayıs'a kadar beklemişlerde taa mayıs ta kaydettirmişler. o bakımdan 6 ayda bir doğum günü. işyeri, okul gibi resmi yerlerde 10 mayıs, sivil hayatta bir kısım eş dostla 5 ekim, annemin son kazığını bilenlerle 13 ekim.

Edit: 6.3.2008 14:50
Bu yazıyı yazmamda bana esin kaynağı olan biyo'ya tşk etmeyi unutmuşum. Edeyim bari..:)) Ancak aynı biyo blogunda kültüre, mantara
google aramalarında da esin kayağı oldum demiş. Bu konu çoooook önceden beri, bütün bloglarda işlenir biyo hatun. Ayrıca benim bloguma gelen arama bana, seninki ler sana.

Çıkma teklifi edemeyen sünepeler, ayak peşinde koşan fetişçiler, kedi olmak isteyenler(!), düşük yapanlar, anahtarını habire kaybeden unutkanlar hep sende. Eşekçiyi saymıyorum bile. Ben anlamıyorumki sen orda ne yazıyorsun. allam ya.