ergene etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
ergene etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

28 Şubat 2007 Çarşamba

Ergene Nehri - Çürüme Başladı

Tam tarihi hatırlayamıyorum ama sanırım 1985 veya 86 idi. Bir yaz gecesi, saman balyesi almaktan geliyorduk ve dereden geçiyorduk, birden derenin yüzeyinin yüzlerce, binlerce balıkla dolu olduğu gördük. traktörün ışığından kol gibi, bacak gibi balıklar yarı baygın geçiyorlar. Traktörü durdurduk ve suya indik. Yolun üzerindeki su zaten o günlerde 30-40 cm. Birden bir balık yakalama çılgınlığı başladı, sahte bir sevinç dalgası yayıldı etrafa. Kimse bu balıklara ne oldu sorusunu sormadan balık yakalamaya başladı, köye haber vermeye gidenler oldu. 1 saat sonra taşların üstünde 100 kişi balık yakalıyordu. O gece sabaha kadar balık yakalandı. Çok büyük, 2 metre boyunda yayınlar , 1,5 metre sazanlar yakalayanlar oldu. Ergenede bu kadar büyük balıklar olabileceği kimsenin aklına gelmezdi. Bu büyük balıkları görmek için herkes sıraya girdi. Büyük bir yayın balığının 2 gün ölmediği söylendi durdu günlerce.

Ertesi gün öğlen bütün köyü kötü bir koku sardı, ölmüş balık kokusu. Derenin 2 yanına yığılmış küçüklü büyüklü binlerce ölü balığın çürümeye başlaması öyle keskin bir koku yayılıyorduki, kimse 1 gece önce yakalayıp dolaba koyduğu balığı yiyemedi. Ama hala tam olarak o soru sorulmadı; Neden ?

1-2 gün içinde kahvelerde fabrikaların birirnden dereye atık madde salındığı, balıkların bundan zehirlendiği konuşulmaya başlandı. Yakalanan balıkların yenmemesi gerektiği konuşulsa bile bir çok kişi zaten yemişti çoktan. Bize o günlerde 12-13 yaşlarındayız ve tüm olup bitenler bizim için çok enterasan. Derenin boyunca çok uzun yürüyüşler yapıp zehirin etkisini anlamaya çalışıyoruz. Her yerde balık ölüleri ve onları yiyen su kaplumbağaları , kargalar, saksağanlar. Ergene nehri için sonun başlangıcı. O yıldan sonra su kaplumbağalarında o kadar fazla artış oldu ki, balık nufusunun tekrar eski haline gelmesi mümkün olsaydı bile bu kaplumbağlar yüzünden tekrar azalacaklardı. Artık denge bozulmuştu. Ancak kaplumbağaların bilmediği bir şey vardı, onlarında çok fazla ömrü kalmamıştı.

O yıl bu olayın bir daha olmadığını hatırlıyorum. O ilk atığı salanlar ya yaptıklarının sonuçlarından korktular, veya bir daha ihtiyaç duymadılar. Ancak sonraki yıl bu olay bir daha tekrarladı. Bu defa geçen yılki balıklar kadar büyük balıklar göremedik. Çünkü artık kalmamıştı. Haber çoğu kişinin ilgisini bile çekmedi. Biz yine derenin boyunda neler olduğunu anlamaya çalıştık 1-2 gün. Sonra bu atık salınımları artmaya başladı. Biz sabah görüyorduk ama olaylar hep gece gerçekleşiyordu o yıllarda. Gizli gizli salıyorlardı yani atıkları. Derenin bazen kiremit rengi, bazı günler koyu mor renkte aktığı oluyordu. Kötü bir koku giderek köyün içine kadar gelmeye başlamıştı. Derede yaşayan son kurbağalarda öldü o yaz. Geriye nufusu çok azalmış olsada 1-2 kaplumbağa kalmıştı.
Artık ne nehrin kıyısında böğürtlen yemek mümkünde, nede hayvanlarımızın bu dereden su içmesi olası idi. İçinde yüzdüğümüz zamanları bir anda unutuluvermiştik. Sanki bu dere hep pis bir haldeydi, kimse birşey yapalım demiyordu. Hepimiz bir kan uykusundaydık. Böyle 1-2 sene daha geçti. 90 ların başında ergene nehri bir atık çukuru, bir lahım giderine dönmüştü adeta. Sadece fabrikalar değil, artık belediyelerde bu linçin içindeydi.
Kasabaların kendi lahımlarını ergeneye atması yetmiyormuş gibi, birde işgüzarlık yapıp köylülerin lahım çukurlarını temizleme işine giriştiler. Sözüm ona temizliyorlar. Vidanjör geliyor, bizim evden toprağın içindeki, etrafa zararı olmayan lahımı vidanjörle çekiyor, 300 metre ötedeki ergene nehrine gidip boşaltıyor. Her yeri bir bok kokusu sarıyor, kuşlar boklara konuyor, ordan bahçelere geliyorlar. Şuan o kadar kızıyorumki bunu yazarken , ama burda suç bizim , buna seyirci kaldık. O şöföre, o belediye başkanına ses çıkarmadık. O şöför bizim köyün çocuğuydu, o belediye başkanının köyde akrabaları vardı. Yarın belediyede işimiz olursa işimizi görürdü. İşte ergeneyi bu hale gelmesine izin veren insanlar bunları düşünüyorlardı.
Oyyla!

03 Şubat 2007 Cumartesi

Ergen Nehri - Güzel Günler

Eğer bir nehre 300 metre bir mesafade büyümüşseniz bir nehir bir insanın hayatını çok fazla etkileyebileceğini bilirsiniz. Ergene nehrine 300 metre mesafede bir köyde büyüdüm. Bütün çocukluğum dere kenarında geçti. (biz dere diyoruz ergene nehrine).
Özellikle yazları köyün sosyal yaşamının büyük bölümü derede geçerdi. Gençler öğlenleri derenin yüzmeye uygun yerlerinde toplanır yüzer, eğlenir, oyunlar oynardı. Bu alanların hepsinin o köyün yaşanmışlığının izlerini taşıyan bir adı vardı. Bilal'ın bıçak attığı yer, Kılıç'ın ahıl altı, kara kavaklar, küçük saz, büyük saz, 1.ada,2.ada veya 3.ada gibi. Popüler olan yüzme alanları her yıl değişirdi aslında. Mesala bir kış bir ağaç dereye devrilir ve onun hemen 1 metre alt kısmında suyun debisinin değişmesi sonucunda derin bir alan oluşurdu ve bu derinliklere yüksek ağaçlardan dalmak diğerlerine yapılan iyi bir gösteriydi.

Yüzmek dışında balık tutmak ayrı bir etkinlikti, sabah ve akşam saatlerinde serpme veya ağ ile büyükler, öğlenleri oltalarla küçükler sürekli balık tutardı yazları. En az 30 cins balık vardı derede. İlk aklıma gelenler şöyle; yayın, zurna(turna'da denir), çivi, altın, dalmalık, kızılkanat, sazan, kara sazan, tahta, kefal.. Yayını herkes yakalayamazdı. Bir yayın yuvası buldunduzmu yayını yakalamayı bilen bir abi çağrılırdı, bazen 1 hafta beklenirdi yakalamak için. Büyük zurna balıkları dereye gerilmiş ağları paramparça ederdi. Ağı bir çıkarırdınız ortasında 1 metre çapında bir çember. İçinden geçen zurnanın boyunu siz tahmin edin. Eee kaçan balık büyük olur değilmi. Dalmalık , tahmin edeceğiniz gibi dalarak yakalanan bir balıktı. Çok iyi dalmalık yaklayan sadece 1-2 kişi vardı. Suyun altında 2-,2,5 dakika kalabilen bu adamlar suya dalıp kıpırdamadan durur ve vücuduna değen balıkları sever gibi hareketlerle yakalardı. Çıktıkları zaman şortlarında, ellerinde ve ağızlarında balıklar olurdu. Görülmeye değer bir manzaraydı. Mahalleden abilerle bazı öğlenler toplu halde balık tutmaya giderdik. Dönüşümüzde 15-20 kg balıkla dönerdik ve o akşam bütün mahalle balık kokardı.Kimi kızartır, kimi buhulama yapar, herkeste balık olmasına rağmen diğerine 1 tabakta kendikinden götürür. Anneler oğullarıyla gururlanır, erkekler akşam kahvede nasıl yakaladıklarını anlatır.

Koyun otlatan çobanlar yazları öğlen saatlerinde koyunlarını eve getirmezlerdi. (Çoban dediysek , bu insanlar kendi koyunlarının çobanıydı) Derenin gölgelik, geniş alanlarında öğlen sıcaklarında koyunlarını yatırır , kendileri azıklarını yer ve dereye girip serinlerlerdi. İnek çobanları için durum biraz daha sosyaldi. Çünkü inek otlatan çocuklar tüm inekleri bir araya karıştırıp tek bir büyük sürü yapar ve yine onlar da öğlen sıcaklarında ineklerini dere boylarında yatırırlardı. Burada geçen 4-5 saatlik sürelerde binbir türlü yerel oyun (teslim, çelik, ayakkabı delmece :), vb ) oynanır, derede yüzme yarışmaları düzenlenir, büyükler küçükler arasında güreş müsabakaları düzenlerdi. Yazları İstanbul'dan gelen yaşları bizimle aynı misafirlerimiz için tüm bunlar çok fazla özgürlük demekti ve neredeyse tüm yazı bizimle geçirir, eylül ayı gelince İstanbul'a dönmek istemezlerdi.

Yazın sonuna doğru derede yapak (koyun yünü) yıkayıcılar görünmeye başlardı. O zamanlar köylüler henüz hasattan aldıkları paraları bankalara veya tüccarlara kaptırmazlardı. O yaz sonu kızını veya oğlunu evlendirecek olanlar koyunu olanlardan yapak alır, derenin üstündeki taşlık bölgede delikli sepetlerle dereye bastıra çıkara yıkarlardı yapaklarını. Yapak kırkıldığında pistir, koyunun ter kokusu veya pıtırak dikenleri yapağın üstündedir. Yıkarken bunları temizlerler, o kirli sarı yapaklar yıkanınca bembeyaz pamuk gibi olur. Tabi kara koyunların yapağı kara kalır. :) Yıkanan yapaklar derenin yanındaki yeşil düzlüklere serilir. Her yer bembeyaz olur bir anda. (tabi arada hala kara koyun yapakları var azda olsa). Kargalar ve saksağanlar bu yapaklardan çalıp yuvalarına götürüler, onlar almasın veya dereye giden kazlar üstünden geçmesin diye çocuklar yapakların başında nöbet tutar. Tabi yapakların üstünde güreşmek veya havaya atıp kar yağdırmaya çalışmak gibi oyunlar çocuklar için süpürge sapı ile sonuçlanmaktaydı.

O zamanlar gündendi(ayçiçeği) teklemek, pancar kazmak gibi tarlada yapılan işler için gençler yevmiyeye giderdi. Enteresandır, burada zengin fakir ayrımı olmazdı. en zenginin kızı da yevmiye giderdi, en fakirin kızı da. Çünkü yevmiyeye gitmek genç kızlar için eğlenceli bir durumdu. Kızların sevgilileri öğlen molalarında tarlaya -sözde- su, yemek falan götürür, kızlarla böylece görüşürlerdi. Dere boyları bir çok genç için belkide ilk öpüştükleri yerlerdi. Tabi bu yevmiyeciler içinde mutlaka yaşlı bir işçi çavuşu olurdu. Mesala ben Saldıran'nın Nasfe'yi unutamam hiç.(toprağı bol olsun) O tadında ağzı bozukluğu, o gün görmemiş küfürler ile o kızları muma çevirirdi. Ben dahil çok korkardık ondan. Ancak köye dönünce kimseye bir şey anlatmazdı, tarlada olan tarlada kalırdı.

Dere kenarlarındaki kurumuş ağaçlar köylünün yakacağıydı. Kış iyice yaklaşınca herkes tarlasının yanındaki kuru ağaçları keser, traktörü olanlarda bu ağaçları evlere çekerek servis yapardı. Arada bir kökü benim tarlada, dalları senin tarlada kavgaları çıkmıyor değildi tabi. O kadarda Cengiz Aytmatov hikayesi değil, sonuçta bir Trakya köyünden bahsediyoruz.

Kışları dere yükselir, taşardı. Ektiğimiz tarlalar su altında kalır, derenin genişliği 1 kilometreyi bulur. Kasım ayından sonra yaban ördekleri dereyi doldurmaya başlar, uçarı iyi olanlar avcılar (yani uçan bir ördeği vurabilenler) dere boylarında gezip 1-2 ördek vurular, bizde onların arkasında gezer, onların vurupta alamadığı ördekleri toplardık. Akşam dönerken bize de birer tane verirlerdi tabi ki. Sadece dere boyunda yetişen güvem ağaçlarının ekşi , mor meyvelerini toplar reçel yapsın diye annelerimize götürürdük. Çünkü şeker olmadan 3 tane bile yiyemezdiniz, ağzınız kamaşırdı. Böğürtlenleri dolgun ve bol olan dere boyları benim için gidilmesi en keyifli yerlerdi. 2 saatlik böğürtlen ziyafetinden sonra ellerimiz, ağzımız, burnumuz kapkara eve gelince "ne bu halin !" şeklinde bir çığlık duysakta buna değerdi.

Bahsettiğim yıllar 70 lerin sonları, 80 lerin başlarıydı ve Türkiye'nin o günlerde yaşadıklarına nispeten bizim için güzel günlerdi. 83 te başbakan olan Turgut Özal sürekli siyah beyaz televizyonumuzda görülmeye başladı. Türkiye şöyle olacak, böylece olacak falan diyordu. Sanayi diyordu, ilerleme diyordu, renkli televizyon diyordu. Biz tabi o yaşlarda dedikleri anlamıyorduk. Şimdi çok iyi biliyoruz sanayi ne demek, ilerleme ne demek. Öğrendik hepsini.