edirne etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
edirne etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

10 Nisan 2008 Perşembe

escape from serhat şehri : edirne - II

-Kızanlar liste süper, gelin şöyle bir gezip mallara bakalım.
-Bakalım Şükrü abi.
-Hımm, bu tencere olmaz, bu kaşık yamuk, bu çatalın bir dişi yok, bu sandalyenin bir ayağı kırık, öbürünün 2 ayağı kırık.....Zaten o yorgan olmazsa ben burdan bişey almam
-Ama o anamın
-Ben gidiyorum arkadaşlar, kavaltı süperdi.
-Dur dur gitme, lanet olsun, al yorganı. 500 bin lira yaz.
-Dur sen bakalım. Hımm, bunuda sil, bu sepayıda istemem. Bre kızanlar, açık konuşayım. Malları alırım, ancak arabaya siz yükleyeceksiniz, ayrıca hepsine 1 milyon verebilirim. Kimse almaz bunları
-Şükrü abi naptın abi, biz mahvettin, yapma etme. Vazgeçiyoruz o zaman biz.
-Neyse sizin güzel atırınız için 1.5 milyon olsun. Yükleyin malları. Haydi bakalım, sallanmayın. Bak ava kapalı yamur yamadan gidelim.

Hayallerimiz suya düşmüştü. Ama hala umut vardı. 1.5 milyon az para değildi. Zaten ben stajda dünya kadar para kazanacaktım. Gerekirse Yaşar'a da her ay para gönderirdim. Biz eşyaları 1 saate yükledik. Oldukça yorulmuştuk.

-Şükrü abi tamamdır. Para?
-Ooo sizde amma acele ettiniz. Ben malları dükkana sokmadan para vermem. İç adetim değil. Aydi binin arabaya dükkana taşıycaz malları daha.

Çok sinirlendik ama, birbirmizi sabır diye teselli ediyoruz. Atladık talikaya(*) ve yollandık dükkana. Tam Kıyık'ın ortasına, eskicilerin olduğu meydana gelmiştik ki birden yağmur başladı. Yağmur 5 dk sonra dindi. Tam o an Şükrü birden atı durdurdu.
-Ben bu malları almam, ıslak bunlar, zarar ederim, indirin mallarınızı, dedi
-Şükrü abi, abim benim, yapma etme.
-Ben anlamam. 250 bin liradan 1 kuruş fazla veremem.

Bu kadar da olmazdı, yoksa yağmuruda mı bu meymenetsiz Şükrü ayarlamıştı?

-Eee ama !! dedik, Şükrü'de, abi'de bir yere kadar, yapıştık gırtlağına herifin. Kalacak elimizde.

Derken bir anda etrafımızda 10-15 roman bitti.
-Hooop , noluyor burda, adam almıyor işte malları zorlamı alacak, şişş akıllı ol, burası Kıyık, budan çıkış yok. dediler ve bizim çekyatları falan patır patır arabadan aşağı attılar. Biz de bu sırada akıllı olmuştuk. Olanları seyrediyorduk.

Şükrü şerefsizi bastı gitti.

Bizde çekyalara oturduk, ağlasakmı gülsekmi karar veremiyoruz. Ben 1-2 defa eşyaları yakmayı denedim, cebimdeki kibrit ıslak, yakamadım. Sinirden gülmeye başladık. Edirne'nin ortasında , eşyalar sokakta, ben çekyatta, Yaşar tekli koltukta, arada sehpa. Bir elimizde çay eksik, birde önümüzde tavlamız. Hani demlesek çayda demleriz, omlette yaparız, yağmur suyuna makarna bile haşlarız. Evdeki yarım rize çayından tutta makarnalara kadar herşeyi satımışız, hepsi yanımızda. Yaktık birer sigara gelene geçene bakıyoruz, gelen geçende bize bakıyor. Arabalar geçiyor, üstümüze su sıçratıyor, biz öylece oturuyoruz.

Derken aniden kurtarıcımız(?) Muammer abi geldi. Muammer abi kim? Tam önüne eşya indirdiğimiz eskici. Süper komik bir insan, yada bana öyle geldi diyelim.

-Noldu bre kızanlar, geçmiş olsun
-Saol abi. Geç otur, bi çayımızı iç.
-Yok saol. (sanki gerçketen çay var gibi cevap veriyor birde). Yaa o şerefsizin tekidir. Kaç oldu yapıyor böyle. Siz neden ona gittiniz zaten. Neyse napıcanız şimdi. Eşyları geri götürceeseniz at arabasını azırlasın bizim kızan.
-Yok abi, eşyaları bir daha taşımaya takatimiz kalmadı. Burda yatıcaz bu akşam.
-Abe üle şey olurmu, sokağın ortasında büle.
-Ee napalımya, sen süle bakayım..
-Ee ozaman azır dükkanın önüne gelmiş mal. Ben bu kadar döküntü eşya almam normalde ama, sizi sevdim. Kaç para istiyorsunuz.

En başından beri aslında alcının bu Muammer olduğunu, Şükrü ile Muammer'in Muşfik Kenter'den bile daha iyi oyuncu olduğunu o an anladık. Ama herşey için çok geçti. Başladığımız noktadan çok daha dipteydik. Keşke dün o kızın parasından biraz daha çekseydik. Nasıl olsa ben stajdan kazanacağm paralarla onu da öderdim. Fakat şuan halamın bıyıkları olsa dayım olurdu düşüncelerinden kurtulup adama bir şey söylemeliydik.

-1.5 milyon.
-Ooo, olmaz o iş. 600 bin lira veririm.
-Tamam, al anasını satayım. Bari şu yorganı alayım, anamın o.
-Başlatma anana, o yorgan(**) olmazsa 1 kuruş vermem.
-Peki abi.

İstese hiç para vermeyeceğini biliyordum. Cebinden zaten hazır olan 600 bin lirayı çıkardı, parayı uzattığı an, her an vazgeçebilir diye parayı havada kaptım.

Anında soluğu otogarda aldık. Bodrum'a bilet bulamayınca 300 bin lira ile İzmir'e bilet aldım, 200 bin Yaşar'a verdim, geri kalan 100 bin lirayı bankaya yatırdım. Hızlı bir vedalaşmadan sonra otobüs kalktı ve Bodrum'a doğru yola çıktım. Tabi ki Bodrum yolculuğu da sıradan bir yolculuk olmadı, Edirne'nin laneti hala üzerimdeydi..

Ünsal'ında İzmir'e gittiğini otobüste karşılaşınca anladım. Ünsal, Karaağaç Yorumcular Sahnesi'nden(KYS) tanıdığım mülayim bir arkadaştı. En azından ben öyle sanıyordum. Gerçi bir farklılığı olduğunu tanıştığım gün anlamalıydım. Tanıştığımızda bana şöyle demişti.
-Merhaba ben Ünsal, doğum günüm 5 Ocak.

Evet, 2 katlı otobüsümüzün alt katındaki 4 lü grupta , Ünsal , ben ve karşımızda eğitim fakültesinden az buçuk tanıdığımız 2 adam izmir'e doğru güzel bir akşamüstü yola çıktık. O güne kadar şahit olduğum en hızlı kız tavlama operasyonuna bu otobüste şahit olacak, ayrıca İzmir'de başıma gelmeyen kalmayacaktı.

Ama bunları hiçbirini otobüsün camından geri kalan arkadaşlara el sallarken bilmiyordum, bilemezdim. Bilsem o yolculuğa asla çıkmazdım.



*At arabası .

**Yorgan en az 1 milyon edermiş, sonra anamdan sumsuğu yerken öğrediydim. Elde dikme, atlas yün yorgan. Üstelik güvez(***)


***Bordo diye biliyorsunuz siz.


.......Arkası Yarın.........

09 Nisan 2008 Çarşamba

escape from serhat şehri: edirne

Edirne'den ayrılmama 24 saat kalmıştı ve o akşam mezuniyet balomuz vardı. Gitmek için 2.5 milyon lazımdı ancak ev arkadaşım Yaşar'la cebimizdeki toplam para sadece 35 bin lira idi. Sürekli Yapı Kredinin atm sine gidip bir mucize eseri biri bize para yatırmış olabilirmi diye bakıyorduk. Ama kimse yatırmıyordu. Buna hiç şaşırmıyorduk ancak son gidişimizde atm de şunu okuduk;

-başka bir işlem yapmak istermisiniz?
tereddütsüz EVET dedik tabi, sonra sırasıyla
-para çekmek/ miktar gir / 2.500.000 / giriş.
çıkçıkçıkçıkk
-trank.. para..
-başka bir işlem yapmak istermisiniz?
hayır, saol.

Bir anda beklediğimiz mucize gerçekleşmiş ve kızın biri kartını unutup gitmişti. Zengin olunca o parayı geri ödemeye yemin edip hemen mezuniyet balosuna fırladık. Balta otelde kazmaca bir mezuniyet balosundan tek hatırladığım hastası olduğum ingilizce öğretmenimi kocasının yanından alıp dans etmemdi. Sanırım gece sarhoş olunca Yaşar kavga da çıkarmıştı ve ikimizi otelin arka kapısından şutlamışlardı.

Evet, Edirne'yi yenememiştim. Yarın burdan gidiyordum ama mutlaka bir gün geri gelip badem ezmesi alacaktım.

Ertesi gün uyanınca, Edirne'den ayrılmak için bile paramızın olmadığı gerçeği ile yüzleştik. Yaşar'la anında muthiş bir plan yaptık. Evdeki bütün eşyaları satacak ve evden, zaten vermediğimiz o son kirayı ödemeden kaçacaktık. Kirayı geciktirince elektiriğimizi kesen o adi ev sahibi görecekti gününü. Bakalım bizim gibi kiracı bulabilecekmiydi. Eşyalardan aldığımız parayı bölüşecek, birbimize hakkımızı helal edecektik. Ben, satıştan aldığım paranın küçük bir kısmı olan 400 bin lira ile bilet alacak ve staj yapmak için Bodrum'a yollanacaktım. Nasıl olsa stajda kazanacağım eşşek yükü paralardan arttırıp yaz sonu İstanbul'a gelecek ve orda süper bir ev tutacaktım. Tabi ki tek ev arkadaşım Yaşar olacaktı. Sonuçta, Edirne'de 1 ay boyunca beraber ekmek arası patetes kızartması yediğim kişi Yaşar'dan başkası değildi.

Hey dostum !! -okuyucu sana diyorum-, biz açlık nedir bilirdik, tamammı.

İlk başta plan bize süper görünmüştü. İtiraf edin size de güzel geldi değilmi? Yaşar kahvaltıyı hazırlarken ben kıyık semtine gidip bir eskici buldum, Şükrü abi. 40 yaşlarında esmer vadandaşlarımızdan, süper komik bir insandı. Yada ilk başta bana öyle gelmişti diyelim. Şükrü abinin at arabasına bindik, beraberce eve geldik. Yaşar çayı demlemişti. Şükrü abi de katıldı, önce bir kahvaltı yaptık. Sonra Şükrü abi dedi ki;
-abe kızanlar, sizi çok sevdim. Bu yüzden sizi iç üzmeyeceğim. Siz şimdi bana bir çay daha koyun, sonra alın elinize kağıt kalemi, neleri satacaksanız tek tek karşılarına paralarını yazın ve toplamı bana getirin.

Ne kadar iyi bir insandı. Biz hemen Yaşar'la işe koyuluk. Bazen Yaşar yamuk aliminyum tencereye değerinden fazla yazıyor , ben onu uyarıyordum, bazende ben bir dişi kırık çatala fazla yazıyordum o zamanda Yaşar beni uyarıyor fiyatı düzeltiyordu. Sonuçta Şükrü abiyi kazıklamak istemezdik. Şurda yüz yüze bakıyorduk.

Anamın yün yorganı dışındaki herşeyi alt alta yazdık. Yorganı yazamazdık, zira anam yorganı mutlaka geri istiyordu. Malları toplayınca rakam 6.5 milyon tuttu. Biz 500 bin liralık adam değildik. Hesabı düz 6 milyon yaptık ve listeyi Şükrü abiye götürdük. Şükrü abi listeye şöyle bir baktı. Zaten kara olan yüzü iyice karardı ve dedi ki....

..........Devamı yarın.......

08 Nisan 2008 Salı

serhat şehri edirne'ye giriş

Edirne'ye 90'ların başında gitmiş ve yeneceğim ulan Edirne seni demiştim. Bu sözü daha sonra 1-2 defa daha farklı şehirler için söyleyeceğimi o gün bilmiyordum. Edirne girişinde Selimiye'ye bakmış, soldaki minarelerden birinin yamuk olduğunu anında fark etmiştim. Yaş 20 bile değildi, gözler şahin gibiydi, saçlar biryantinliydi ve boy aynı olsa bile kilo şuandan 20 eksikti. Bir çeşit ilkel terlikli hayvan yaşam örneği gibiydim. Ama yinede bütün kızlar bana hasta zannediyordum. O yüzden bu yeni şehirde tanıştığım ilk kızları "canlarını yakmamak için" azad etmiştim. Keşke etmeseymişim. Şimdi bütün universite sürecinin skorunu açıklıyorum. Sıkı durun: 0 (yalnız Sıfır)

İlk gittiğim gün yüzlerce yıllık tarihi Ali Paşa Çarşısı çatır çatır yanıyordu ve Saraçlar caddesininde göz gözü görmüyordu(*). Ali Paşa kuyumcuların bol olduğu kapalı çarşı gibi bir yerdi. Yangının -valla- benle bir ilgisi yoktu. Çarşıda yangın devam ediyor, heryerinde tüpler patlıyordu. İtfaye bile müdahele etmiyor tüplerin bitmesini bekliyordu. Benim için havalarda yanan tüplerin uçuştuğu bir havaifişek gösterisiydi. Ben postanenin orada bankın birine oturmuş, köyde greyder seyrettiğim zamanlardaki ruh haliyle yangını seyrediyordum.

Bazı esmer vatandaşlarımız inanılmaz bir cesaret örneği sergiliyorlardı. Kendi üstüne bir kova su döküp yangına dalan, sonra, saçlar, kaşlar ütülenmiş yangından çıkan bu insanları önce birilerini kurtarıyor sanmış ve vay beee demiştim. Sonra birden aslında kendilerini kurtardıklarını fark edip tekrar vay beee dedim. Çünkü yangından ellerinde altınlar ve saatlerle çıkıyorlar, arkadaşlarına ganimeti verip yanan çarşıya cengaver gibi geri dalıyorlardı. Sigorta şirketleri zararı ödediği için kaybeden yok kazanan vardı. Onlar kadar cesaretim olsaydı, Edirne'deki ilk günüm aslında son günüm olacaktı ve bütün bunlar başıma hiç gelmeyecekti. Ama malesef o kadar cesur değildim.

Orada öylece sünepe sünepe oturup yangını sönene kadar seyrettim.

O akşam bir otele yerleştim. Ancak otel maceram sadece 2 saat sürdü. Çünkü otel görevlisi tuhaf davranışlar sergiliyor, ortalarda slip donla geziyordu. Bu davranışı otelcilik anlayışımla bağdaştıramayıp resepsiyona gidip check-out dedim. Donlu recepsiyonist ne dediğimi anlamadı tabi. Check-Out kelimesinin bilinmediği bir otelde kalamazdım. Hemen parayı ödeyip ordan tüydüm. Universite boyunca da o otelin önünden geçmemeye dikkat ettim.

Yurtda çıkmayınca bir arkadaşın yanına geçici olarak yerleştim. Ev büyüktü. Üstelik boş 1 oda bile vardı. Bu odaya kapağı atmak ilk hedefim olmuştu. Bizimkinin birde ev arkadaşı vardı, Bülent. Bülent'inde kız arkadaşı var, beraber yaşıyorlar. Bülent bar işletiyor ve sürekli etrafında kızlar falan var. Bi akşam bunun kız arkadaşı krize girdi. Yemek yiyoruz tam. Dediki;
-Madem sen herkesle yatıp kalkıyorsun, bende mantar'dan hoşlanıyorum, o zaman bende mantar'la yatarım.
-hööööööö, diyebildim sadece
-ne dedin sen?
-duydun dedi kız, mantar'la yatacağım diyorum

Ekmek boğazıma takıldı ve orda bir süre kaldı. Artık o evde kalmam bir hayaldi. Zaten Bülent ertesi gün gelip,
-baba yanlış anlama, bu stresle yaşayamam, gitsen iyi olacak, dedi..
-Madem gidiyorum bari kızla yatsaydım diyemedim tabi.
-tabi ki , anlıyorum seni dedim

Gittim Karaağaç'tan bahçeli bir köy evi tuttum. 1 oda dan oluşan bu eski evin tek problemi köyde olmasıydı. Edirne'den gidip gelmek problemliydi ama en azında bahçede tavuk bakabilecektim. Ev sahibi emekli makinist Burhan beyin 4 tavuğu vardı. Hergün 4 yumurta veriyorlardı. Peki 7 günde kaç yumurta verirlerdi? Bende köyden en güzel dövüş horozumu(**) ve horozun en sevdiği 2 tavuğu aldım geldim. Fakat tavukları karıştırmıyoruz. Onunkiler kapalı, benimkiler bahçede serbest. Derken 1-2 gün sonra bunun tavuklar yumurtayı kesti. Çünkü horoza aşık oldular. Burhan beyle tavukları karıştırmaya karar verdik. Tabi horoz bu, daha ilk gün adamın bütün tavuklarını becerdi. Burhan bey yutkuna yutkuna gitti yanımdan. Sinirlenmesine mana verememiştim. Ancak 2 gün geçmemiştiki, gelip, "artık tavuklarını salmayacağını, mümkünse benim tavuklarımı da istemediğini" söyledi. Çok kırgındı.

Ancak bir süredir bende dövüş horozlarının çapkınlık hayatımı baltaladığının farkındaydım. Bir çok defa kızlara gel tavuklarımı gösteriyim sana desem de, gelen olmamıştı. Mecburen bende tavuklarımı geri götürdüm. Giderken trene çuvalda tavuklarla binip birde horozu vagonda kaçırınca, ordan bir bey amca, evladım, ineğide getirseydin dedi. Duymamazlıktan geldim

Geri geldiğimde beni başka bir süpriz bekliyordu. Ben yokken Burhan bey bana bir ev arkadaşı almıştı. Cam bölümünde okuyan Kadir Camcı. (Ama gerçekte akü imalatçısı.) Bu hareket aslında bana siktir git demekti. Ama ben gitmedim, direndim. İstenmediğim yerde kalmayı ilk olarak o gün öğrendim. (Keşke bir önceki evde öğrenseydim.) Ev sahibinin bu hareketine, sürekli cumalara giden, kadir gecelerinde namaz kılmayı ihmal etmeyen, içki tüketmeyen, bangır bangır Orhan Gencebay dinleyen Kadir'i yoldan çıkararak cevap verdim. Bir akşam konuya kızlardan girdim ve Kadir'in aslında sünger gibi şarap içebildiğini o akşam içtiğimiz 4. şişeden sonra öğrenmiş oldum.

O günden sonra Kadir'le şarap kardeşliğimiz ve sefil öğrencilik hayatımız başlamış oldu.

*Ali Paşa, fotoğraftaki bazı yerleri yıkık uzun bina. Fotoğraf, kaçak girip 3.şerefesine çıktığım 3 şerefeli camiiden çekildi
**Üniversiteyi kazandığımda dövüş horozlarım, güvercinlerim ve tavşanlarım vardı.

07 Nisan 2008 Pazartesi

pardon, bir şey mi soracaktınız

Efenim, hafta sonu istanbul-çanakkale-edirne-ist arasında 2 günlük bir seyahat yaptık. 2 arabadan oluşan konvoyumuzun başına gelmedik kalmadı. Benim farlardan biri bozuldu, Baco-Tur(*) aracı bilye dağıttı. Ama sağ salim geldik İstanbul'a. Tabi bir sürü blog post konusu doğdu herkese. Mesala kıyak yazmadan ben yazayım;

Evet,itiraf ediyorum; Ben jandarma görünce sağa çektim. Çevirme var sanmıştım. subay yanıma gelip
-pardon, bir şey mi soracaktınız, dedi
-çevirme var sanmıştım. dedim
-hayır çevirme yok, biz burda öyle duruyoruz ,hahaha..

Ulan bunun neresi komik, yolun kenarına 50 jandarma koy, bayrak sallasınlar, sonrada
-ne çevirmesi beyfendii? de.. Ayrıca şehitlik ziyaretine giden bir adama yapılacak şakamıdır bu, hiç hoş değil. Sen gülersen, diğerleri sıçar.

İstanbul Keşan arası baco-tur'a nal toplatıp 30 dk fark atmıştık. Karnımız acıkmıştı ve daha fazla dayanamazdık. Keşan-Gelibolu arasında keşandan 10 km sonra sağda Erdoğan Et var. Bu gezide yaptığım en güzel şey onun önünde durmakmış meğer. Erdoğan abi bizi öyle bir doyurduki anlatılacak gibi değil. Bize sadece ana yemeği sordu. Sonra ortadan kayboldu. Çay gönderdi.

Sonra birden bir çoban salatası kokusu, ve sonra çoban salatası geldi, ardından, yoğurt kokusu ve yoğurt, köy ekmeğ kokusu ve köy ekmeği, kızarmış anne patatesi, közlenmiş biber-domates veeeeee en sonunda satır et. Eti satırla doğrayıp baharatlayıp közde pişiriyorlar. Çiğnemene bile gerek yok. Ağzında dağılıyor zaten. Bütün bunlar 8 kişi için 70 ytl.

Bol sarı çamurlu, ıslak bir gelibolu yarımadası turundan(**) sonra, akşam Edirne'ye geçip geceyi orda geçirdik. Pazar günü Edirne da yağmur hiç dinmedi, hayal ettiğimiz fotoğrafları çekemedik. Objektiflerimiz hep buğulandı. Ama öğrencilik yıllarımda Edirne'de geçiridğim sefalet günlerinden sonra Edirne sokaklarını araba ile gezmek oldukça garip bir duyguymuş.

Tava ciğeri bir önceki akşam yediğimiz için öğrenciyken hiç gitmediğimiz Lalezar'a gittik öğlen yemeğinde. Dönerken Keçecizade'den badem ezmesi, selanik kurabiyesi gibi saray tatlıları bile aldık anasını satayım. Bırak badem ezmesini, eskiden Keçecizade'nin önünde sadece arkadaşlarla buluşabilirdik.

* bacanakların kurduğu bir turizm firması. baco'lardan biri kıyak.
baco-tur, her noktası mutluluktur.
**
bir rehberle gitmek veya gitmeden herşeyi okumak lazım. yoksa orda salak salak bir sürü herif yalan yanlış bir sürü şey anlatıyor.