1. yazıyı okumadıysanız böyle buyrun...Tam tarihi hatırlayamıyorum ama sanırım 1985 veya 86 idi. Bir yaz gecesi, saman balyesi almaktan geliyorduk ve nehirdeki taşlık geçitten geçiyorduk, birden nehir yüzeyinin yüzlerce, binlerce balıkla dolu olduğu gördük. Traktörün ışığından kol gibi, bacak gibi balıklar yarı baygın geçiyorlar. Traktörü durdurduk ve suya indik. Geçidin üzerindeki su zaten o günlerde 30-40 cm. Birden bir balık yakalama çılgınlığı başladı, sahte bir sevinç dalgası yayıldı etrafa. Kimse bu balıklara ne oldu sorusunu sormadan balık yakalamaya başladı, köye haber vermeye gidenler oldu. 1 saat sonra nehirde 100 kişi balık yakalıyordu. O gece sabaha kadar balık yakalandı. Çok büyük, 2 metre boyunda yayınlar , 1,5 metre sazanlar yakalayanlar oldu. Ergene'de bu kadar büyük balıklar olabileceği kimsenin aklına gelmezdi. Bu büyük balıkları görmek için herkes sıraya girdi. Büyük bir yayın balığının 2 gün ölmediği söylendi durdu günlerce.
Ertesi gün öğlen bütün köyü kötü bir koku sardı. Çürümüş balık kokusu. Derenin 2 yanına yığılmış küçüklü büyüklü binlerce ölü balığın çürümeye başlaması öyle keskin bir koku yayılıyorduki, kimse 1 gece önce yakalayıp dolaba koyduğu balığı yiyemedi. Ama hala tam olarak o soru sorulmadı; Neden ?
1-2 gün içinde kahvelerde fabrikaların birinden dereye atık madde salındığı, balıkların bundan zehirlendiği konuşulmaya başlandı. Yakalanan balıkların yenmemesi gerektiği konuşulsa bile bir çok kişi zaten yemişti çoktan. Bize o günlerde 12-13 yaşlarındayız ve tüm olup bitenler bizim için çok enterasan. Derenin boyunca çok uzun yürüyüşler yapıp zehirin etkisini anlamaya çalışıyoruz. Her yerde balık ölüleri ve onları yiyen su kaplumbağaları , kargalar, saksağanlar. Ergene nehri için sonun başlangıcı. O yıldan sonra su kaplumbağalarında o kadar fazla artış oldu ki, balık nufusunun tekrar eski haline gelmesi mümkün olsaydı bile bu kaplumbağlar yüzünden tekrar azalacaklardı. Artık denge bozulmuştu. Ancak kaplumbağaların bilmediği bir şey vardı, onların da çok fazla ömrü kalmamıştı.

O yıl bu olayın bir daha olmadığını hatırlıyorum. O ilk zehiri salanlar ya yaptıklarının sonuçlarından korktular, veya bir daha ihtiyaç duymadılar. Ancak sonraki yıl bu olay bir daha tekrarladı. Bu defa geçen yılki balıklar kadar büyük balıklar göremedik. Çünkü artık kalmamıştı. Haber çoğu kişinin ilgisini bile çekmedi. Biz yine nehirin boyunda neler olduğunu anlamaya çalıştık 1-2 gün. Sonra bu zehir salınımları artmaya başladı. Biz sonuçları sabah görüyorduk ama olaylar hep gece gerçekleşiyordu. Ergene nehrinin bazen kiremit rengi, bazı günler koyu mor renkte aktığı oluyordu. Kötü bir koku giderek köyün içine kadar gelmeye başlamıştı. Derede yaşayan son kurbağalarda ölmeye başlamıştı. Geriye nufusu çok azalmış olsada 1-2 kaplumbağa kalmıştı.
Artık ne nehrin kıyısında böğürtlen yemek mümkün, nede hayvanlarımızın bu dereden su içmesi olasıydı. İçinde yüzdüğümüz zamanları bir anda unutuluvermiştik. Sanki bu nehir hep pis bir haldeydi, kimse birşey yapalım demiyordu. Hemen yeni zehirli nehire alışmıştık. Çocuk aklımla bana o gün bile çok garip gelmişti bu davranış. Böyle 1-2 sene daha geçti. 90 ların başında ergene nehri bir atık çukuru, bir lahım giderine dönmüştü adeta. Sadece fabrikalar değil, artık belediyelerde bu linçin içindeydi.
Kasabaların kendi lahımlarını ergeneye atması yetmiyormuş gibi, birde işgüzarlık yapıp köylülerin lahım çukurlarını temizleme işine giriştiler. Sözüm ona temizliyorlar. Vidanjör geliyor, evden toprağın içindeki, etrafa zararı olmayan lahımı vidanjörle çekiyor, 300 metre ötedeki ergene nehrinin kıyısına gidip boşaltıyor. Her yeri keskin bir lahım kokusu sarıyor, kuşlar lahıma konuyor, köpekler oralarda geziniyor, hayvanlar etrafında otluyor..
Burda suçun çoğu bizim elbet , buna seyirci kaldık.
O şöföre, o belediye başkanına ses çıkarmadık. O şöför bizim köyün çocuğuydu, o belediye başkanının köyde akrabaları vardı. Yarın belediyede işimiz olursa işimizi görürdü.
11 yorum yapılmamış: