Ergen Nehri - Güzel Günler
Eğer bir nehre 300 metre bir mesafade büyümüşseniz bir nehir bir insanın hayatını çok fazla etkileyebileceğini bilirsiniz. İnsaların çocuklarına nehir isimleri (dicle, fırat, arda, meriç, tuna, tunca vs..) koymalarından bunun ne kadar önemli olduğunu anlamak mümkün. Benim bütün çocukluğum nehir kenarında geçti diyebiliriz. Eğer Ergene bir insan ismi olarak konulabilseydi bende oğlumun adını Ergene koyardım sanırım.
O yıllarda özellikle yazları köyün sosyal yaşamının büyük bölümü nehirde geçerdi. Gençler öğlenleri nehrin yüzmeye uygun yerlerinde toplanır yüzer, eğlenir, oyunlar oynar. Nehir üstündeki her yerin, her ağacın dibinin bir adı vardır. Bu isimler köyün tarihinin izlerini taşır. "Bilal'ın bıçak attığı yer" adı üstünde Bilal'ın bıçak attığı yerdir. "kara kavaklar" kara kavakların bulunduğu bir bölgedir, "küçük saz", "büyük saz", "1.ada","2.ada" veya "xx.ada" devam eder gider.
Popüler olan yüzme alanları her yıl değişir. Mesala o kış bir ağaç nehire düşer ve suyun debisinin değişmesi sonucunda derin bir alan oluşur. Bu derinliklere yüksek ağaçlardan dalmanın keyfi bu yeni yeri popüler bir yüzme alanına çevirir.
Yüzmek dışında balık tutmak ayrı bir etkinlik elbette. Sabah ve akşam saatlerinde serpme veya ağ ile büyükler, öğlenleri oltalarla gençler balık tutar yazları. En az 30 cins balık vardı ergene nehrinde. (İlk aklıma gelenler; yayın, zurna(turna'da denir), çivi, altın, dalmalık, kızılkanat, sazan, kara sazan, tahta, kefal.. ) Yayın yakalaması zor bir balık. Ele gelmez, vızır vızır kayar. Bir yayın yuvası buldunduzmu yayını yakalamayı bilen biri çağrılır, bazen 1 hafta beklenir yakalamak için. Büyük zurna balıkları nehre gerilmiş balık ağlarını paramparça edebilirler. Ağı bir çıkarırsınız ortasında 1 metre yırtık. İçinden geçen balığın boyunu siz hayal edin. (Eee kaçan balıkda büyük olur zaten). Dalmalık diye bir balık vardır , tahmin edeceğiniz gibi dalarak yakalanan bir balıktır. Çok iyi dalmalık yaklayan sadece 1-2 kişi vardı bizim köyde. Suyun altında 2-,2,5 dakika kalabilen bu adamlar suya dalıp kıpırdamadan durur ve vücuduna değen balıkları sever gibi hareketlerle yakalardı. Çıktıkları zaman şortlarında, ellerinde ve ağızlarında balıklar olurdu. Görülmeye değer bir manzaradır.
Yüzmek dışında balık tutmak ayrı bir etkinlik elbette. Sabah ve akşam saatlerinde serpme veya ağ ile büyükler, öğlenleri oltalarla gençler balık tutar yazları. En az 30 cins balık vardı ergene nehrinde. (İlk aklıma gelenler; yayın, zurna(turna'da denir), çivi, altın, dalmalık, kızılkanat, sazan, kara sazan, tahta, kefal.. ) Yayın yakalaması zor bir balık. Ele gelmez, vızır vızır kayar. Bir yayın yuvası buldunduzmu yayını yakalamayı bilen biri çağrılır, bazen 1 hafta beklenir yakalamak için. Büyük zurna balıkları nehre gerilmiş balık ağlarını paramparça edebilirler. Ağı bir çıkarırsınız ortasında 1 metre yırtık. İçinden geçen balığın boyunu siz hayal edin. (Eee kaçan balıkda büyük olur zaten). Dalmalık diye bir balık vardır , tahmin edeceğiniz gibi dalarak yakalanan bir balıktır. Çok iyi dalmalık yaklayan sadece 1-2 kişi vardı bizim köyde. Suyun altında 2-,2,5 dakika kalabilen bu adamlar suya dalıp kıpırdamadan durur ve vücuduna değen balıkları sever gibi hareketlerle yakalardı. Çıktıkları zaman şortlarında, ellerinde ve ağızlarında balıklar olurdu. Görülmeye değer bir manzaradır.
Mahalleden toplanır bazı öğlenler toplu halde balık tutmaya giderdik. Dönüşümüzde 15-20 kg balıkla dönerdik. O akşam bütün mahalle mis gibi balık kokardı. Kimi kızartır, kimi buhulama yapar. Anneler oğullarıyla gururlanır, erkekler akşam kahvede yüksek perdeden nasıl çok balık yakaladıklarını veya nehirdeki beklenmedik değişimleri anlatır.
Koyun otlatan çobanlar yazları öğlen saatlerinde koyunlarını eve getirmezler. Derenin gölgelik, geniş alanlarında öğlen sıcaklarında koyunlarını yatırır , kendileri azıklarını yer ve dereye girip serinlerler. İnek çobanları için durum biraz daha sosyal. Çünkü inek otlatan çocuklar tüm inekleri bir araya karıştırıp tek bir büyük sürü yapar ve yine onlar da öğlen sıcaklarında ineklerini dere boylarında yatırırlar. Burada geçen 4-5 saatlik sürelerde bin türlü yerel oyun (teslim, çelik, ayakkabı delmece, vs ) oynanır, derede yüzme yarışmaları yapılır, büyükler küçükler arasında güreş müsabakaları düzenlerdi. Yazları büyükşehirlerden gelen yaşları bizimle aynı misafirlerimiz için tüm bunlar çok fazla özgürlük demekti ve neredeyse tüm yazı bizimle geçirir, eylül ayı gelince şehire dönmek istemezlerdi.
Koyun otlatan çobanlar yazları öğlen saatlerinde koyunlarını eve getirmezler. Derenin gölgelik, geniş alanlarında öğlen sıcaklarında koyunlarını yatırır , kendileri azıklarını yer ve dereye girip serinlerler. İnek çobanları için durum biraz daha sosyal. Çünkü inek otlatan çocuklar tüm inekleri bir araya karıştırıp tek bir büyük sürü yapar ve yine onlar da öğlen sıcaklarında ineklerini dere boylarında yatırırlar. Burada geçen 4-5 saatlik sürelerde bin türlü yerel oyun (teslim, çelik, ayakkabı delmece, vs ) oynanır, derede yüzme yarışmaları yapılır, büyükler küçükler arasında güreş müsabakaları düzenlerdi. Yazları büyükşehirlerden gelen yaşları bizimle aynı misafirlerimiz için tüm bunlar çok fazla özgürlük demekti ve neredeyse tüm yazı bizimle geçirir, eylül ayı gelince şehire dönmek istemezlerdi.
Yazın sonuna doğru derede yapak (koyun yünü) yıkayıcılar görünmeye başlar. Tabi ne zamandı bu,sentetik yünlerin çıkmadığı veya köylüler hasattan aldıkları paraları bankalara veya tüccarlara kaptırmadıkları zamanlardı. O yaz sonu kızını veya oğlunu evlendirecek olanlar koyunu olanlardan yapak alır, derenin üstündeki taşlık bölgede delikli sepetlerle dereye bastıra çıkara yıkarlar yapaklarını. Yapak kırkıldığında pistir, koyunun ter kokusu veya pıtırak dikenleri yapağın üstündedir. Yıkarken bunları temizlerler, o kirli sarı yapaklar yıkanınca bembeyaz pamuk gibi olur. Tabi kara koyunların yapağı kara kalır. Yıkanan yapaklar derenin yanındaki yeşil düzlüklere serilir. Her yer bembeyaz olur bir anda. (tabi arada hala kara koyun yapakları varsa onlar yine siyahtır). Kurumaya bırakılmış yapakların en büyük düşmanı kargalar ve saksağanlar. Çünkü çalıp çalıp yuvalarına götürüyorlar. Onlar almasın veya dereye giden kazlar üstünden geçmesin diye çocuklar yapakların başında nöbet tutar. Gerçi çocuklarda en az kargalar kadar tehlikelidir. Onların başına da birini koymak şart. Yapakların üstünde güreşmek veya havaya atıp kar yağdırmaya çalışmak gibi oyunlar çocuklar için süpürge sapı ile sonuçlanmaktadır.
O zamanlar gündendi(ayçiçeği) teklemek, pancar kazmak gibi tarlada yapılan işler için gençler gündeliğe giderdi. Gündeliğe gitmek sosyal statü veya zenginlikle ilgli değildir. Zengin fakir ayrımı olmaz. en zenginin kızı da, en fakirin kızı da gider gündeliğe. Neden ? Çünkü tarlaya gitmek gençler için oldukça eğlenceli bir durum aslında. Kızların sevgilileri öğlen molalarında tarlaya -sözde- su, yemek falan götürür, hikayeden yardıma gelenler olur. Dere boyları bir çok genç için başka anlamlar ifade eder. Tabi bu kızların başında mutlaka yaşlı , ağzı bozuk bir işçi çavuşu olur. Mesala ben Saldıran'nın Nasfe'yi unutamam hiç. O gün görmemiş küfürler o çatık kaşlar ile kızları muma çevirirdi. Ben dahil bütün erkeklerde korkardık ondan. Ancak köye dönünce kimseye bir şey anlatmaz, tarlada olan tarlada kalırdı.
Nehir kenarlarındaki kurumuş ağaçlar köylünün yakacağıydı. Kış iyice yaklaşınca herkes tarlasının yanındaki kuru ağaçları keser, traktörü olanlarda bu ağaçları evlere çekerek servis yapardı. Arada bir kökü benim tarlada, dalları senin tarlada kavgaları çıkmıyor değil tabi. O kadarda Cengiz Aytmatov hikayesi değil, sonuçta bir balkan köyünden bahsediyoruz.
Kışları nehir yükselir, taşar. Ektiğimiz tarlalar su altında kalır, nehirin genişliği kilometrlerle ölçülür. Kasım ayından sonra yaban ördekleri nehiri doldurmaya başlar, uçarı iyi olanlar avcılar (yani uçan bir ördeği vurabilenler) dere boylarında gezip 1-2 ördek vurular, bizde çocukken onların arkasında gezer, onların vurupta alamadığı ördekleri toplardık. Sadece nehir boyunda yetişen güvem ağaçlarının ekşi , mor meyvelerini toplar reçel yapsın diye annelerimize götürürdük. Böğürtlenleri dolgun ve bol olan nehir boyları benim için gidilmesi en keyifli yerlerdi. Saatler süren böğürtlen ziyafetinden sonra ellerimiz, ağzımız, burnumuz kapkara eve gelince "ne bu halin !" şeklinde bir çığlık duysakta buna değerdi.
Bahsettiğim yıllar 70 lerin sonları, 80 lerin başlarıydı ve Türkiye'nin o günlerde yaşadıklarına göre bir çocuk olarak bizim için güzel günlerdi. 83 te başbakan olan Turgut Özal sürekli siyah beyaz televizyonumuzda görülmeye başladı. Türkiye şöyle olacak, böylece olacak falan diyordu. Sanayi diyordu, ilerleme diyordu, renkli televizyon diyordu. Biz tabi o yaşlarda dedikleri anlamıyorduk. Şimdi çok iyi biliyoruz sanayi ne demek, ilerleme ne demek.
Öğrendik hepsini.
Devamı..


4 yorum yapılmamış:
tom sawyer esintisi yaşattın bana.
bahsettiğin köy hangisi bende kırcasalihten ergene köyümüze uzak olsada bizim bayağı toprağımız var ergenede bizde oaralarda büyüdük
benim bahsettiğim köy lüleburgaz'a yakın. kırcasalih edirne yakınlarında değilmi ?
aynen bana da tom sawyer esıntısı yasattın ama çok güzel olmuş kım yazdıysa ellerine sağlık :)